Ramazan ve Medya

Kategoriler Söyleşiler

Ramazan ve Medya

Röportaj: Ayşe Böhürler

 

“Dinî heyecandan kastettiğim benim, dini hissederek yaşamak. Rahman’ın celal sıfatından cemal sıfatına sığınırken duyulan ürperti ile kâinata bakan gönlü kastediyorum dinî heyecan derken. Hep huzurda olma hali. Söz vücut bulur endişesi içinde olumsuzluğu sözlüklerden, zihinden çıkarma hali kastettiğim. Bu hâl kitaplardan öğrenilmez. Bu hâl ancak Rabb’ini bilen bir faninin vücut ikliminden yayılıp bize ulaşabilir.”

Ayşe Böhürler: 1997’den itibaren sanki Ramazan şehrin belli duraklarına uğrar oldu…

Fatma Barbarosoğlu: Evet 28 Şubat’tan önce “Ramazan Müslümanı” tabir edilen medyamız vardı. Kraldan daha kralcı bir eda da satışlarını attırmak maksadıyla Kur’ân mealini-tefsirini promosyon olarak vermeye kalkarlar, TV kanallarında kandil gecelerinde, ramazan ak- şamlarında döne döne Rabia filmleri oynatırlardı. Bu tavır eleştiri konusu olarak her ramazan öncesi gündeme gelirdi. 90 öncesi, özellikle de 80’lerden önce ramazan her Müslüman evine, yılbaşı ise bazı Müslümanların evine gelirdi. 90’lardan sonra yılbaşı her eve, ramazan bazı evlere gelmeye başladı. 28 Şubattan itibaren Ramazan Müslümanları maskelerini çıkardı. İftar programları ramazan içindeki ağırlıklı yerini kaybetti. O kadar kaybetti ki imajı dindar olan kanallar bile program savma yollu yayınlar yapar oldu.

A.B: Böyle olması iyi olmadı mı? Riyakârca bir tutumdansa…

F.B: Bana daha iyi gelmiyor. O zaman eleştiri konusu yapıyorduk ama eleştiriden maksat şu idi: “Bu ülkenin insanları on bir ayda bir defa Müslüman değil. On iki ay boyunca daima Müslüman. Ramazan ayında gösterdiğiniz hassasiyeti on bir ay boyunca neden göstermiyorsunuz?”, ikazı idi. Şimdi şehre ramazan gelmiyor. Aynı anne-babanın yetiştirdiği aralarında yedi-sekiz yaş fark olan (97 öncesi ve 97 sonrası olarak) çocuklarda bile şehrin tamamına ve tabii televizyon kanallarına gelmiş ramazan idraki ile sadece kendi evine gelmiş ramazan idrakinin nasıl farklı olduğunu görebiliyorsunuz. Ben bunu şahsen kendi çocuklarımda çok net olarak görüyorum. Daha iyi olmadı. Hiç olmazsa ezana yarım saat kalmış iken her kanalda (radyo ve TV) karşınıza dinî musikinin çıkması güzeldi. Bir bekleyişin eşiğinde herkes BİR oluyordu. Şimdi bakıyorsunuz iftar saatinde if- tarın ruhuna uymayan yayınlar yapılıyor. Dinî heyecan millî heyecan kadar, hatta millî heyecandan çok daha önemlidir. Çocuklarımız, gençlerimiz dinî heyecana dair neye şahit oluyorlar? Hiçbir şeye.

A.B: İslami medya denilen kesim, dinî heyecan oluşturma konusunda bir hassasiyet göstermiyor mu sizce?

F.B: Dinî heyecan deyince lafı çok tartarak söylemek gerekiyor. Bundan rahatlıkla provakatif eylemleri anlayabilir insanlar. Bu değil tabii ki kastettiğimiz. Dinî heyecandan kastettiğim benim, dini hissederek yaşamak. Rahman’ın celal sıfatından cemal sıfatına sığınırken duyulan ürperti ile kâinata bakan gönlü kastediyorum dinî heyecan derken. Hep huzurda olma hali. Söz vücut bulur endişesi içinde olumsuzluğu sözlüklerden, zihinden çıkarma hali kastettiğim. Bu hâl kitaplardan öğrenilmez. Bu hâl ancak Rabb’ini bilen bir faninin vücut ikliminden yayılıp bize ulaşabilir.

A.B: Bu anlattıklarınız kolaylıkla medya diline çevrilebilecek şeyler değil belki. Siz hâl ilminden bahsediyorsunuz. Televizyonun dili hâl ilmini anlatmaya uygun bir alet değil…

F.B: Belki pek çok program için bu dediğiniz doğrudur. Ama ben sohbet için alet gerekmediğini düşünüyorum. Kameralar önünde misafirinin söylediklerini samimiyetle dinleyen bir kulak çok etkileyici olabiliyor hâl dilini anlatmak üzere. Mesela biraz önce “Söz vücut bulur.” dedik. Bu tabiri genç nesillere mânâsını eksiltmeden anlatmak lazım. Nasıl? Bizzat yaşanmış olaylarla.

A.B: Bizzat yaşamış insanları bulmak çok kolay olmuyor. Bir televizyoncu olarak tecrübelerime dayanarak söylüyorum bunu…

F.B: Ben size vücut bulan sözlerle ilgili bir dizi olay anlatabilirim. Bir arkadaşımla Şaban-ı Şerif’in son günü Fatih’te buluşup muhterem bir hanımı ziyaret edeceğiz. Hanım, Kıztaşı’nda oturuyor. Buluşma noktasında bir türlü karar kılamadık. En son arkadaşım dedi ki, “Sultan Hospital’da bulaşalım.” İtiraz ettim, “Hastanede buluşmak olmaz!” diye. “N’olcak?” dedi arkadaşım, “Hasta yakınıymış gibi ben seni kafede oturur beklerim.”

Biz bu konuşmayı yaptıktan birkaç saat sonra arkadaşımın eşi trafik kazası geçiriyor ve adı geçen hastanede ameliyata alınıyor. Ve biz hakikaten ertesi gün hasta yakını olarak o hastanenin kafesinde buluştuk, dehşet içinde “Söz böyle vücut buluyor.” diye ürperdik. Her gün hepimizin başından böyle olaylar geçiyor. Ama olayları değerlendirme hassasiyetinden uzağız. Bizim için önemli olanlar/değerli olanlar sıralamasında bir problemimiz var. Ramazan programı yapmak için bile söyleyecek sözü olanlar değil, meşhur olanlar çağrılıyor programa. Bu mânâda son iki yıla kadar İslamî Medya diye tabir edilen müesseselerde çok hoş programlar ya- pıldı. Din dilini aletin diline tercüme etme noktasında başlangıçta daha iyi bir noktada durulurken, yıllar geçtikçe tecrübe ile her şeyin daha güzel olması beklenirken, daha kötü oldu. Muhtevadan ziyade reyting derecesi gözetilmeye çalışıldı. Hâl böyle olunca meşhur olanların, medyatik olanların dilinden dinî heyecan ve hassasiyete dair bir sohbet çıkarmak mümkün değil tabii.

*Bu röportaj Ramazannâme kitabında yayınlandı.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir