Orada altın zincirli hastabakıcılar vardı. Doktorların geçmediği saatlerde doktor yürüyüşlerini taklit eden. Herkes bir parça küçülüp silikleşirken; doktorların arkasından devleşen hastabakıcılar. Yetmeyen akıllara yama, kıt gelen fikirlere bereket yağdıran. Orada hastalar vardı. Uzuvlarının bir parçasını bırakıp giden. Kimseler bilmez, sadece kesilen eldirler, kesilen ayaktırlar. Bakar bakar var sanırsınız. Yokturlar. Kesilen uzuvlarıyla birlikte yok olmuşlardır. Sessizlikleri yokluklarını pekiştirmek içindir. Odanın orta yerinde bir ayağı kökünden kesilmiş, 70 yaşlarında, yeşil gözlü, beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adam yatıyordu. Hastanede refakâtçi kabul edilen tek oda olma bahtiyârlığındaki…“Dağlar Kadar Katı” yazısını okumaya devam et

  Hacer Hanım 83 yaşında, dinç görünümlü, yalnız yaşayan temiz pak bir hanım. Sular seller ile arası daima hoş. Menevişli gözleri gençlik yıllarındaki kadar parlak ve ışıl ışıl… Ne var ki sularla arası hoş olan Hacer Hanım’ın Sular İdaresi ile arası hiç hoş değil. Tek başına yaşayan bu hanıma ikidir 40 liranın üzerinde fatura gelince, eşin dostun tavsiyesine uyarak bir itiraz dilekçesiyle İSKİ’ye müracaat etti. Sora sora Bağdat’ı değil ama kendisinin muhatabı olacak bir kulağı buldu. Dilekçesini alan memurlar “İstersen derdini şifahi olarak da müdür…“Sudan hikâyeler” yazısını okumaya devam et

Bir insan niye yazmaya başlar? Hele Türkiye gibi bir ülkede… Kitapların iki bin basılıp en iyi ilginin birkaç röportajla sınırlı kaldığı bir ülkede insanı yazmaya iten nedir? Yazmaya, taş üstüne yazı yazmaya iten nedir? En az bir yıl iki yıl durmadan çalışıp didinip ve düşünmeyenler adına da düşünüp, bir kitap yazıp karşılığında iki bin lira gibi komik teliflerin ödendiği bir ülkede insan niye yazar? Yazarlığın bir meslek bile sayılmadığı “yazarım” diyebilmek için sürekli okuyucunun onayına muhtaç olunduğu bir yerde yazmayı yine de cazip kılan nedir?…“İnsan yazmasa deli olabilir mi?” yazısını okumaya devam et

  “Ben hiç söktüremedim o kadının dilini.” “Kendini beğenmiş bir kadındı komiser bey. Bizim apartmanda kapıcıydı. Bir gün temizliğe çağırdım. Gelmem dedi. Böyle dikine dik. ”Gelemem” filan değil anlayacağınız. Neden gelmezsin diye merak edip sordum. Hay dilim kopaydı. Ben sadece çalışan kadınların evini temizlemeye giderim dedi. Kel kahya anlayacağınız. Çalışırım çalışmam kadın, sana ne! O günden sonra bir mim koydum ben bu kadına. O zamana kadar hiç farketmemişim meğer. Biz acıyoruz bir taraftan kocası felçli filan diye. Merdivenleri siler, geçer giderdi. Ama o günden sonra…“Kaybolan Kadın” yazısını okumaya devam et

  Sevda kırk yaşında, üst düzey yönetici olarak çalışıyordu. Çok para-çok başarı kazanıp iktidarını pekiştirirken; aldığı başarılarla beraber içindeki boşluğun giderek çukurlaştığını fark etti. İçindeki çukuru genişletip derinleştiren bir şey vardı. Ne? Dışardan bakanlar Hollywood filmlerinin İstanbul versiyonu derdi. Başarılı ve güzel bir kadın, karısının başarılarıyla gurur duyan yakışıklı bir eş ve güzel bir ev… Sevda, Sevda diyen bir kayınvalide… Aklınıza ne geliyorsa hepsine sahipti Sevda. Çukur büyüyordu fakat. Onca varlığa ve sevgiye rağmen. Şimdiye kadar her şeyini paylaştığı eşine açtı bu durumu. Bir karşılık…“Boşlukların Sevda’sı” yazısını okumaya devam et

  Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan mihmandarlığında, saat gecenin 22”sinde, dünyanın tek panoramik müzesi olan Panorama 1453 Tarih müzesinde dolaştık. Dolaştık kelimesini, kelimenin bütün nüansları ile birlikte kullandığımı bilmenizi isterim. Seyre çıkar dolaşırsınız. İp gibi birbirine dolanır dolaşırsınız. Döner, deveran eder dolaşırsınız. İşte öyle. Merdivenlerle “dışarı” çıktığımızda kendimizi fethin en şiddetli sahnesinde bulduk. Mehter seslerine top sesleri karışıyordu. Hava sarı mavi türkuaz bulutlarla kaplı. Surların tepesinde Ulubatlı Hasan. Surların dibinde bir tutam saçıyla kafası dazlak serdengeçtiler. Uzakta kırmızı Kaftanı ile henüz 21 yaşındaki Fatih…“Kaç savaştan artakalan yürekleriz!” yazısını okumaya devam et

Ayazda beklemekten elleri tutmaz, soğuktan sıcağa girdiği için buğulanan gözlük camlarının arkasında dünyayı görmez hale gelen kadın, birkaç defa sendeledi. Düşmekten son anda kurtuldu. Ne ki hiç fark etmedi oturmakta olanlar. Mesela başında durduğu genç kadın o sıra cep telefonundan idare ettiği bir “paylaşım” içindeydi. Sokaktaki insanları düşünmeliyiz ibareli bir resmi “arkadaşları”ile paylaşmıştı. O esnada kırmızı mor elleriyle, buğulanmış gözlüklerinin altından parasını cüzdanından çıkarmaya çalışan kadının ayağı tökezleyip üzerine doğru abanıverdi. Öfke ile CIK CIK dedi. Kafasını kaldırıp bakmadan, “paylaşım”ını engelleyen; hareket halindeki araçta durma…“Yalancı! Paylaşmıyorsun, paylaşmıyoruz, paylaşmıyorlar” yazısını okumaya devam et

Bu muhafazakarlık bizi öldürür! Mekan Küçükyalı. Zaman 31 Aralık Çarşamba. Çarşaflı kadın yağmura rağmen dükkanın dışına çıkarılmış nevresim takımlarına bakıyor. Bir taraftan da “gel vatandaş” diye çığırtkanlık yapan satıcıya söyleniyor: “Bu yılbaşı hiç güzel bir şey getirmediniz. Hep aynı şeyler. Ne alacaz biz şimdi. Hep nevresim hep nevresim.” İki eli de poşetlerle yüklü başörtülü kadın “İçeri gir” diyor. “İçerde çok güzel mumlar var. Şamdanlar var.” Koyu kestane saçlı kadın; poşete sığmamış naylon çam ağacını yerleştirmeye çalışırken, “Dün daha güzel süsler vardı. Bu gün kalmamış” diye…“Çok muhafazakar olduk çokkkk!!!” yazısını okumaya devam et