NIETVERLOREN

Kategoriler Makaleler, Öyküler

J.M.Coetzee (1983 ve 1999 Man Booker Ödülü kazananı)

 

Kendini bildi bileli, bozkırda tek başına dolaşmasına, çiftlik evini göremeyecek kadar uzaklaşmasına izin verdikleri ilk günden beri, aynı şeye şaşırıyordu: on adım genişliğinde, etrafı taşlarla çizilmiş, çıplak topraktan boş bir çember. İçinde hiçbir şeyin, tek bir çimenin bile yetişmediği bir çember.

Bunun bir peri çemberi olduğunu düşünüyordu, periler geceleri bu çembere gelip okuduğu resimli kitaplarda taşıdıkları ışıltılı minik çubukların ya da belki de ateş böceklerinin ışığında dans ediyordu. Fakat resimli kitaplarda peri çemberleri her zaman için ormanlık bir alanda ya da vadide oluyordu, vadi ne demekse artık. Karoo’da orman yoktu, vadi yoktu, ateşböceği yoktu; peri var mıydı ki? Periler gündüzleri, yazın sersemletici sıcağında, hava dans edemeyecek kadar sıcak olduğunda, kertenkeleler bile taşların altında saklandıklarında ne yaparlardı? Perilerin aklı da taşların altına saklanacak kadar çalışır mıydı, yoksa dikenli çalıların altında soluk soluğa uzanıp İngiltere’de olmayı mı dilerlerdi?

Annesine bu çemberi sordu. Peri çemberi miydi, merak ediyordu. Olsa olsa peri çemberidir, dedi annesi. İkna olmamıştı.

Onlar çiftlikte misafirlerdi, hoş karşılanan misafirler değillerdi gerçi. Aileden oldukları için gelmişlerdi, aile her zaman misafirliğe gelme hakkına sahipti. Bu ziyaretler aydan aya uzuyordu: Babası savaşa gitmişti, İtalyanlarla savaşıyordu, onların da gidecek başka yerleri yoktu. Çemberin ne olduğunu babaannesine sorabilirdi ama babaannesi bozkıra hiç çıkmazdı, yürümüş olmak için yürümeyi anlamlı bulmuyordu. Çembere bakmazdı bile, böyle şeyler onu ilgilendirmezdi.

Savaş bitti, babası katı bir asker bıyığı ve havalı, dik bir yürüyüşle geri döndü. Yeniden çiftliktelerdi, babasıyla bozkırda yürüyordu. Artık perilere inanmadığından ‘peri çemberi’ demeyi bıraktığı çembere geldiklerinde, babası gelişigüzel konuştu: “Şunu görüyor musun? Eski bir harman yeri. Eski günlerde burada harman döverlerdi.”

Harman:bildiği bir kelime değildi, her ne anlama geliyorsa da hoşuna gitmemişti. Dövmek de öyle. Dövülmek: Oğlanlar yaramazlık ettiklerinde başlarına bu gelirdi. Yaramazlık da çekindiği kelimelerden biriydi. Böyle şeyler konuşulduğunda ortalıkta olmak istemezdi.

Bu iş harman döveni diye bir aletle yapılıyordu. Ansiklopedide bir resmi vardı: tuhaf eski kıyafetler giymiş adamlar torba bağlanmış gibi duran sopalarla yeri dövüyordu.

“Peki ne yapıyorlar?” diye sordu annesine. “Buğday dövüyorlar.” diye yanıtladı annesi. “Dövmek ne demek?”

“Harmanlamak demek.” “Ama neden?”

“Buğday tanelerini sapından ayırmak için.”

Buğday dövmek: aklı almıyordu. Bir zamanlar erkeklerin bozkırda torbalarla buğday dövdüklerine mi inanması gerekiyordu? Hangi buğday? Dövecek buğdayı nereden buluyorlardı?

Babasına sordu. Babası emin değildi. Harman dövdükleri zamanlarda o daha çok küçüktü, dikkat etmemişti. Küçüktü, sonra da yatılı okula gitmişti, geri döndüğünde artık harman dövülmüyordu, belki de kuraklık buğdayı öldürmüştü; 1929, 1930 ve 1931 kuraklıkları arka arkaya, üst üste gelmişti.

Babasının yapabildiği en iyi açıklama buydu: peri çemberi değil harman yeri, o da büyük kuraklık gelene kadar; sonrası sadece hiçbir şeyin büyümediği bir toprak parçası. Hikâye otuz yıl boyunca öylece kaldı. Otuz yıl sonra, çiftliği son kez ziyaret ettiğinde, konu bir kez daha açıldı, hikâyeyi bütünüyle hatırlamasa da boşlukları doldurabilmişti. Eski fotoğrafları karıştırırken ellerinde silahlarıyla ava çıkmış iki genç adamın fotoğrafına rastladı. Arka planda, fotoğrafın bir parçası olmayan birbirine bağlanmış iki eşek ve yine fotoğrafın bir parçası olmayan hırpani kılıklı bir adam vardı, adam bir eliyle eşeklerin boyunduruğunu tutmuş, gözlerini kısarak şapkasının altından kameraya bakıyordu.

Fotoğrafa daha yakından baktı. Burayı elbette tanıyordu! Harman yeriydi tabii! Eşekler ve önderleri, 1920’lerin ortasında bir zamanda, harman yerinde toynaklarıyla buğdayı arşınlıyor, taneleri saplarından ayırıyordu. Fotoğraf canlanabilse, sırıtan iki adam silahlarını alıp resmin çerçevesinden çıksa, en azından bu gizemli harman dövme işini görebilecekti. Şapkalı adam ve iki eşek, dönüp dolaşarak harman yerini arşınlamaya devam edeceklerdi, öyle bir arşınlayacaklardı ki yıllar içinde toprak bir daha hiçbir şeyin yetişemeyeceği kadar sıkışacaktı. Buğdayı çiğneyeceklerdi ve rüzgâr Karoo’da hep bir ufuktan diğerine esen rüzgârkabukları kaldırıp hızla götürecekti; geride kalan taneler toplanıp saman ve taşlardan ayıklanacak, incecik un olana kadar öğütülecek, böylece bir zamanlar çiftlik mutfağının baş yerinde duran devasa odun fırınında ekmek pişirilebilecekti.

Peki, eşeklerin sabırla arşınladıkları bu buğday nereden geliyordu? Eşekler yıllar önce ölmüştü, etleri kemiklerinden ayrılmış, karıncalar tarafından tertemiz edilmişti.

Buğday, meğer (bunu uzun bir soruşturmanın sonucunda öğrenebilmişti, ki o zaman bile duyduklarının doğruluğundan emin olamamıştı) tam da burada, çiftlikte yetişiyordu. Anlaşılan burası bir zamanlar işlenen bir toprakken artık çorak  bir bozkıra dönüşmüştü. Toprağın bir dönümü buğday ekimine ayrılıyordu, bir dönümde de balkabağı, kabak, karpuz, mısır ve fasulye yetişiyordu. Irgatlar her gün, artık sadece bir taş yığınına dönüşmüş kuyudan çektikleri suyla tarlaları suluyordu; taneler kahverengiye dönünce buğdayı elle, orakla biçiyor, demetler hâlinde bağlıyor, harman yerine taşıyor, dövüyor, ardından un öğütüyorlardı (değirmen taşlarını her yerde aradı, bulamadı). Bu iki dönüm arazinin kazandırdıkları yalnızca büyükbabasının değil, yanında çalışan tüm ailelerin sofrasını donatıyordu. Hatta süt versin diye inek, artıkları yesin diye domuz besliyorlardı.

Yani uzun yıllar önce burası kendine yetebilen bir çiftlikti, tüm ihtiyaçlarını yetiştiriyordu; bu yöredeki, bu geniş, seyrek nüfuslu bölgedeki komşu çiftliklerde aşağı yukarı kendine yetiyordu –bu çiftliklerde artık hiçbir şey yetişmiyor, tarla sürülmüyor, tohum ekilmiyor, harman dövülmüyor; çiftlikler devasa koyun otlaklarına dönüşmüş, çiftçiler karanlık odalarında bilgisayar başında oturmuş, yünden ve koyun etinden ettikleri kârı ve zararı hesaplıyor.

Avcılık ve toplayıcılık, sonra kırsal hayvancılık, sonra tarım: çocukken öğretmişlerdi, bunlar, insanlığın yabanilikten yükselişinin üç aşamasıydı, yükselişin sonu henüz görünürde değildi. Dünyada bir ya da iki yüzyıl içinde ilk aşamadan ikinciye, oradan üçüncüye geçip, ikinciye gerileyen yerler olduğuna kim inanırdı? Bugün toynaklı hayvan sürülerinin ancak hayatta kaldığı bir çöl olarak görülen Karoo, çok uzun olmayan bir zaman önce umutlu çiftçilerin ince ve taşlı toprağa Avrupa’dan ve Yeni Dünya’dan aldıkları tohumları ektikleri, artezyen havzasından çektikleri suyla onları hayatta tuttukları, meyveleriyle geçindikleri bir yerdi: ufak, dağınık köylü çiftçiler ve onların işçilerinden oluşan bir bölge, bağımsız ve neredeyse para piyasasının dışında.

Buna son veren neydi? Kuşkusuz ‘Büyük Kuraklık’ birçok kişinin ümidini kırmış ve onları topraktan uzaklaştırmıştı. Yine kuşkusuz, artezyen havzası yıllar içinde tükenmişti, su bulmak için giderek daha derini delmek gerekiyordu. Ayrıca elbette kim buğday ekip, un öğütüp, ekmek pişirerek belini ağrıtmak isterdi ki; arabayla bir saate gidip kasalar dolusu hazır pişmiş ekmek almak dururken, pastörize süt, donmuş et ve sebze varken?

Yine de bir de büyük resim vardı. Bir bütün olarak toprak için, toprağın kendini kavrayış biçimi için, büyük bir alanının tarih öncesine geri kayması ne anlama gelecekti? Büyük resimde, eski günlerde bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan ailelerin Cape Town’un rüzgârlı kasabalarına dağılmış olması daha mı iyiydi? Karoo’nun iyileştirildiği, dağılmış oğullarının ve kızlarının bir araya getirildiği, toprağın yeniden sürüldüğü farklı bir tarih ve farklı bir sosyal düzen hayal edilemez miydi?

***

Eski arkadaşları Bill ve Jane Amerika’dan misafirliğe geldi. Ülkenin kuzeyinden başlayarak, kiraladıkları arabayla doğu kıyısından aşağı sürdüler; şimdi dördü birden Cape Town’dan Johannesburg’a gitmeyi planlıyorlar. Yüzlerce mil boyunca Karoo’dan geçecek olan bu rota, onun hoşuna gitmiyor. Kendine göre sebepleriyle bunu iç karartıcı buluyor. Ancak gelenler yakın arkadaşları, böyle yapmak istiyorlar, o da zorluk çıkarmıyor.

“Büyükbabanın Karoo’da bir çiftliği olduğunu söylememiş miydin?” diyor Bill. “Yakınından geçecek miyiz?”

“Orası artık aileye ait değil,”diye yanıtlıyor. Yalan bu. Çiftlik kuzeni Constant’ın elinde. Üstelik oraya gitmek için Cape Town-Johannesburg yolundan fazla sapmak gerekmiyor. Ancak çiftliği bir daha görmek istemiyor, bu hâliyle, bu hayatta istemiyor.

Cape Town’dan akşam üstü ayrılıyor, ilk geceyi Matjiesfontein’deki Lord Milner Oteli’nde geçiriyorlar, orada onlara çiçekli elbiseleri ve fırfırlı Viktoryen şapkaları olan garson kızlar hizmet ediyor. O ve karısı Olive Schreiner Odası’nda, arkadaşları ise Baden Powell Odası’nda kalıyor. Olive Schreiner Odası’nın duvarlarında sulu boya Karoo resimleri (Akıntıyı Geçmek, Karoo’da Gün Batımı) ve kriket oyuncularının fotoğrafları var: 1899 yılının Royal Fusiliers takımı, iri yarı, bıyıklı İngiliz erkekleri, uzak diyarlardan kraliçeleri için ölmeye gelmişler, bir kısmı bu yakınlarda bir yerlerde gömülü.

Ertesi sabah erken ayrılıyorlar.Saatlerce etrafı yassı tepelerle çevrili çalılık alanlar boyunca gidiyorlar. Richmond çıkışında benzin almak için duruyorlar. Jane bir broşür alıyor. “NIETVERLOREN” yazıyor üzerinde. “Eski usul bir Karoo çiftliğini ziyaret edin, eskilerin zarafetini ve basitliğini tecrübe edin. Richmond’dan yalnızca 15 km uzaklıkta, Graaf-Reinet yolunda. 12-14 arası öğleyemeği.”

Nietverloren tabelalarını takip ediyorlar. Yol sapağında bereli ve hâkî gömlekli bir genç adam aceleyle onlara kapıyı açıyor, içeri girerlerken hazır ola geçip selam veriyor.

Cape-Flemenk stilinde inşa edilmiş, parlak biçimde badanalanmış çiftlik evi, tarlalara ve meyve bahçelerine bakan bir taş çıkıntının üzerinde duruyor. Girişte gülümseyen genç bir kadın tarafından karşılanıyorlar. “Adım Velma, mihmandarınızım.” diyor hafif, hoş bir Afrikaans* aksanıyla. Henüz onlardan başka konuk yok.

Öğle yemeğinde kuzu budu ve fırında patates, ateşte pişmiş havuç ve kuru üzüm, fırında tarçınlı balkabağı ve melktert adlı kremalı tatlıyı ikram ediyorlar.“ Biz buna boerekos diyoruz,” diye açıklıyor Velma, “çiftlik mutfağı. Her şey çiftlikte yetişiyor.”

“Ekmek de mi?” diye soruyor.“ Kendi buğdayınızı yetiştirip harmanlıyor musunuz?”

Velma hafifçe kahkaha atıyor.“Yok canım, o kadar ileri gitmiyoruz. Ancak ekmeğimiz mutfağımızda, odun fırınımızda pişiyor, tıpkı eski günlerdeki gibi, turda göreceksiniz.”

Birbirlerine bakıyorlar. “Tur için vaktimiz var mı emin değilim,” diyor. “Ne kadar sürüyor?”

“Tur iki kısımdan oluşuyor. İlk önce kocam dört çekerle sizi çiftlikte gezdiriyor. Koyunların kırkılışını, yünün ayıklanışını görüyorsunuz; eğer çocuklar olursa kuzularla oynayabiliyorlar, kuzularımız çok tatlı. Sonra küçük bir müzemiz var; yünün tüm aşamalarını, eski günlerde kullanılan koyun kırkma araçlarını ve kıyafetleri görüyorsunuz. Sonra size evi gezdiriyorum, her şeyi görüyorsunuz; tümüyle eskisi gibi restore ettiğimiz mutfağı, oturma küveti ve ocağıyla eski banyoyu, hepsi eski günlerdeki gibi, başka şeyler de var. Sonra dinlenebiliyorsunuz, saat dörtte çay ikram ediyoruz.”

“Fiyatı ne kadar?”

“Tur ve çay birlikte kişi başı 75 rand.”

Bill’e ve Jane’e bakıyor. Misafir onlar, karar onlara kalmış. Bill başını iki yana sallıyor. “Kulağa çok güzel geliyor ama sanırım vaktimiz yok. Teşekkürler Velma.”

Meyve bahçesinin içindenüzüm asmaları, portakallar, kayısılar dallarından sarkıyor– baygın gözlü iki Jersey ineğinin ve buzağılarının yanından geçiyorlar.

“Burası bu kadar kurakken bunca şey yetiştirmeleri olağanüstü.” diyor Jane.

“Toprak şaşırtıcı biçimde verimli,” diyor. “Yeterince su ile burada her şeyi yetiştirebilirsin. Cennete dönebilir.”

“Ama?..”

“Ama ekonomik açıdan anlamı yok. Bugünlerde yetiştirmeye değecek tek mahsul insan. Turist hasat ediyorlar. Karoo’da kalan tek tük çiftlikler, tabii bunlara çiftlik denirse, Nietverloren gibi yerler: zaman kapsülleri, eğlence parkları. Geri kalanı sadece koyun çiftliği. Sahiplerinin bu gibi yerler üzerinde yaşamaya niyeti yok. Bir helikopterin kokpitinden de yönetebilirler. Bazen öyle yapıyorlar zaten. Daha girişimci toprak sahipleri zamanda daha da geriye gidiyor. Koyunları satıp çiftliklerini av hayvanlarıyla doldurdular antilop, zebrave yurt dışından avcılar getirdiler, Almanya ve Amerika’dan. Antilop bin rand, Afrika ceylanı iki bin. Hayvanı vuruyorsun, senin için boynuzlarını söküyorlar, uçağa binip evine götürüyorsun. Ganimetler. Bunun adına safari tecrübesi diyorlar, bazen de sadece Afrika tecrübesi.”

“Sert konuşuyorsun.”

“Yenilgiye uğramış bir sevginin sertliği. Eskiden bu toprakları çok severdim. Sonra girişimcilerin eline düştü, baştan yarattılar, yüzünü gerdiler ve piyasaya sürdüler. Güney Afrika’nın geleceği bundan ibaret, dediler bize: dünyanın geri kalanının garsonları ve fahişeleri olmaktan. Ben bunu istemiyorum.”

Bill ve Jane birbirine bakıyor. “Özür dilerim,” diye mırıldanıyor Jane.

Jane üzgün. O da üzgün. Aslında hepsi biraz üzgün, sadece onun öfkeli çıkışından dolayı değil. Nietverloren’daki Velma bile her gün parçası olmak zorunda kaldığı maskaralıktan dolayı üzgün olmalı, Matjiesfontein’de bulunan oteldeki Viktoryen kostümlü kızlar da öyle: üzgün ve mahcup. Tüm ülkenin üzerine hafif bir hüzün çökmüş, bulut gibi, sis gibi. Fakat bu konuda yapılacak hiçbir şey yok, düşünebileceği bir şey yok.

 

* Özellikle Güney Afrika ve Namibya’da, Hollanda asıllı Afrikalıların (Afrikaner) kullandığı bir lehçe.(E.N.)

 


Kaynak: Ben Okri, Yuvayı Keşfetmek-Caine Ödüllü Afrika Öyküleri, Profil Kitap, 2019, s.29-37

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir