“Liberallerle muhafazakârların artık tek farkları aylık gelirleri”

Kategoriler Söyleşiler

 

 

 

 

 

Sosyolog Fatma Barbarosoğlu’na göre, Türkiye çok yoğun bir değişimden geçiyor. Barbarosoğlu “Türkiye’de artık ahlaki değerler bakımından liberallerle muhafazakârlar arasında fark yok. Farkı yaratan, aylık gelirleri. Aylık geliri 5 bin doların üzerinde olanların kullandığı bir dil var, bunun muhafazakârı, sosyalisti, liberali olmuyor” diyor.

 

 

 

Röportaj: Semin Gümüşel Güner* 2016 yılında Al Jazeera Türk’de yayınlanmıştır.

Fatma Barbarosoğlu, sosyolog, yazar, edebiyatçı. Yıllardır Yeni Şafak’ta köşe yazıyor, son 1 senedir de Nihayet dergisini çıkarıyor. Siyasetten çok günlük ama hayati meselelere kafa yoruyor. Toplumu, sokaktaki sıradan insanları, sorunlarını, nasıl değiştiğimizi irdeliyor. Son kitabı Hayat Teselli Olmaktır’da da gündelik hayattaki küçük yaşanmış hikayeler üzerinden Türkiye toplumuna “insan tükenmez” diyor. Barbarosoğlu ile Güneydoğu’da yaşananlar karşısındaki çaresizlik hissinden muhafazakâr kesimin lüks tüketim sorununa, internet devriminin bizleri nasıl dönüştürdüğünden yanlış 28 Şubat okumalarına kadar pek çok şeyi konuştuk.

Kitaptaki yazılar aslında Türkiye’nin nasıl değiştiğine de ışık tutuyor. Ama “bekçi zihniyetin” her daim egemen olduğundan söz ediyorsunuz. İnternet devrimi yaşanıyor, yasaklar kalkıyor, hayatlarımız özgürleşiyor ama zihinlerimiz özgürleşemiyor sanki. Neden?

Bu biraz Türkiye’nin konumuyla da alakalı. Maalesef etrafımızdaki ateşten dolayı gittikçe bir Ortadoğu ülkesi oluyoruz. Güvensizlik ve korku algıyı değiştiriyor. O korkuyla kendimiz dışındaki her şeyi tehlikeli görmeye başlıyoruz. Halbuki güvensizliği aşmanın birinci adımı, güvenmektir. Etrafımızdaki savaşlar, Libya, Mısır, Suriye derken, hepimizde bir tekinsizlik hali var. Medya gidişatın kodlarını yanlış okuyor. Mesela bir terör olayı oluyor. Bütün gün ve bütün gece ekranlarda, o terör olayını kim, neden yaptı, nasıl yaptı sorularına cevap aranıyor. Halbuki daha önemli olan, hayatımızı güvenlikli bir şekilde nasıl sürdüreceğiz sorusu. Güven damarını ayakta tutmalıyız.

Kitaptaki yazılar neyi anlatıyor?

Duygularımızın gündelik hayattaki yerine dair tarihi bir malzeme bırakmak istedim duyduklarımdan, gördüklerimden ve okuduklarımdan. Doktora tezimi yazarken, bunun büyük eksikliğini hissettim. Osmanlı son döneminin gündelik hayatına dair çok az veri vardı. Otobüsnamekitabımda, 2003’e kadar toplu taşıma araçlarındaki gözlemlerimi toparladım. Henüz cep telefonunun, akıllı telefonların bu kadar hayatımıza girmediği zamanlardı. İyi ki o yılların toplu taşıma kaydını tutmuşum diyorum. Şimdi de minibüse biniyorum ama Otobüsname tanıklıklarına pek rastlamıyorum artık. Cep telefonunun ilişkilerimizi nasıl değiştirdiğini görüyorum. Çok değil sadece bir kaç yıl sonra Hayat Teselli Olmaktır kitabının içindeki tanıklıklara bütün onları yaşamış ve kaydetmiş biri olarak bizzat kendimin şaşıracağını tahmin ediyorum.

Mesela düşünce dünyasında, aydınlar cephesinde ne değişti?

İnsanlar ideolojik olarak birbirlerini takdir ediyorlar. İnsani olarak hazzetmedikleri halde ideolojik olarak onu korumaya alıyorlar. Edebiyattan sosyolojiye kadar her alanda ortadaki ürüne bakmıyoruz. Mesela üniversitelerin sayısı arttıkça ilmi çalışmalar sıkıntıya uğruyor. Bir üniversiteyi kurumsal olarak kaliteli yapan hocaları ve kütüphanesidir. Pek çok üniversitenin kütüphanesi yok. Düğün salonundan bozma yerler… Şimdi kiminle konuşursanız konuşun, hemen birkaç adım sonra şu cümle geliyor: Biz ne ara bu kadar bölündük? Bu “ne ara”yla alakalı bir şey değil, kalite ile alakalı. Biz ne zamandan beri kalitesiz işleri seviyoruz? Doğru soru bu aslında.

Sizce şu anda toplumda entelektüel anlamda ciddi, verimli, insanların zihninde çığır açacak fikir tartışmaları yapılıyor mu?

Okuduklarımızdan, seyrettiklerimizden, dinlediklerimizden bakınca bence sıkıntı şu: Sorumuz yok. Sağcı, solcu, liberal diye ayırmıyorum. Çok yoğun bir değişimden geçiyoruz. Sadece siyasi, jeopolitik değil, her türlü sınırların değiştiği bir dünyadayız. Bu değişimin üzerine konuşabilmek için önce tasvir etmemiz gerekiyor. Sorun nedir? Bu sorunu ortaya çıkaran şartlar nelerdir? Bu sorun ile başa çıkma yöntemleri neler olmalıdır? Önümüzde sorun olarak duran şeyin geçmişte bir karşılığı var mıydı? Ama biz ne soruları seviyoruz ne cevap arayanları. Sorunlarımızla başa çıkmak için mesuliyet almak yerine birinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini bekliyoruz. Aşırı itaatkârlık ile mesuliyet almama konusunda muazzam bir geçişgenlik olduğunu düşünüyorum.

Kutuplaşma için bir iddianın olması gerekiyor. Halbuki şu anda Türkiye’de kutuplaşıyormuş gibi görünen/resim veren tarafların bir iddiası, önermesi yok.


Bu yaklaşıma bir örnek verebilir misiniz?

Mesela Türkiye’de muhafazakâr kesim her türlü yozlaşmayı 28 Şubat üzerinden okuyor. Bu sosyolojik olarak imkansız. Siyasi bir değişimin her şeyi bu kadar alt üst etmesi, bütün kılcal damarlara işlemesi mümkün değil. Oysa biz 28 Şubat ile internet devrimini aynı anda idrak ettik ve muhafazakârların 28 Şubat’a hamlettiği şeylerin önemli bir kısmı aslında internet devriminin neticesi. O kadar derin bir 28 Şubat etkisi olduysa niye romanı yazılamadı? Neden solcular 12 Mart’ın roman olarak kaydını tutabilmiştir de İslamcılar 28 Şubat’ın kaydını tutamamıştır? Mesafe sıkıntısı var. 28 Şubat’a iki adım geriye çekilerek bakmak gerekiyor.

“Kullandığımız teknoloji bizi dönüştürüyor”

28 Şubat ya da yasaklarla mücadele dönemlerinde muhafazakar kesimde ciddi bir okuma, kendini geliştirme çabası vardı. Normalleşmeyle birlikte o dönemki birikimler üretime dönüştü mü?

Acaba internet devrimi olmasaydı, başka türlü olur muydu? 28 Şubat’ta biz, en yoğun kamusallığı ATV’nin Siyaset Meydanı’nda yaşadık. Lise öğrencisi de, ev kadını da gece üçe kadar ekranın başında kendilerine en uzak kişilerin fikirlerini dinledi. Medya üzerinden gerçekleştirdiğimiz en başarılı edebi kamu örneklerinden biridir Siyaset Meydanı. Acaba o dönemde günümüzdeki kadar kanal sayısı ve sosyal medya olsaydı, herkesin elinde bir akıllı telefon olsaydı, Türkiye bir tartışma programı etrafında bütünlenebilir miydi? “Ayrıştık, bölüştük” şikayetlerini sadece siyasi olarak okumamak gerek. Toplumsal değişimleri gözden kaçırdığımızda, “iktidar geldi, kutuplaştık” şikayetinin içine düşeriz. Kullandığımız teknoloji bizi dönüştürüyor. Ama biz bunu kabul etmeyerek suçu başkalarına atıyoruz. Aslında bu olgunlaşmamış toplum tavrı. Suçu başkasına atan küçük bir çocuk gibiyiz. Hep başkaları bir şey yapıyor. Bizim hiçbir sorumluluğumuz yok. O birikimler üretime dönüştü elbet. Ama üretim sürekli olacak mı? Kesintiye uğradı mı? Okumamayı iktidar ile değil teknoloji ile bağlantılı olarak değerlendiriyorum. Gençler gün içinde yüzlerce cümle okuyor. Birbirini sıfırlayan sosyal medya cümleleri. Küresel dünyanın çok satan kitapları peynir ekmek gibi satılıyor? Peki son on yılda edebi kamuya kaç yazar dahil oldu. Sorunuzun cevabı burada gizli.

 

Devamı için tıklayın

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir