Köy Ramazanları

Kategoriler Denemeler

 

Uzun yaz günlerinin ramazanlarını köyde yaşadım. Rençperlerin kavuran güneşe, kurumuş dudaklarla mukabele edişlerine tanık ola ola.
Akşam olmazdı. Günler asır gibiydi. Dağlardaki
tarlalardan buğday yükleyip harmana götüren köy delikanlılarının susuz kalmış kavruk yüzlerine bakarken oruçlu halimizden şikâyet etmek aklımıza
gelmezdi. Şikâyet etmek şöyle dursun onların güneşin bağrında tuttukları oruç ile bizim kuytuda tuttuğumuz orucun ecrinin aynı olmayacağını hesaplar, kendi içimize saklanırdık.

Saklanmak zorundaydık. Büyükler kızardı. Azıcık ses olsa, azıcık mızmız bir çehre ile ortalıkta dolanan olsa, yüzümüzde kırbaç gibi bir cümle şaklardı: “Arpası çok gelmiş bunların!”

O zamanlar evlerde su yoktu. Her mahallenin kendi çeşmesi vardı ama her çeşmeden her iş görülmezdi. İçmelik su için ille bizim kapının önündeki altın oluk çeşmesine gelinirdi. İftara az bir vakit kala çeşmenin taşları gelinlik kızlarla dolardı. Müezzin minareye çıktığı sırada ille de bir kavga çıkardı. “Önce ben geldim. Hayır ben geldim.” Biz suyumuzu iftardan bir saat önce doldurur, kapının önüne çıkıp seyre dalardık.

Akşam saatleri, günün yorgunluğunu evde ezan bekleyerek değil de, giyinip kuşanıp çeşme başına doğru dolaşmaya çıkan delikanlılarla dolardı köyün sokakları. Kim kime sevdalı anlardık. Şöyle topuklarının üzerine basa basa yaylanıp geçen delikanlılar hemen kendini ele verirdi. Hangi arada derede sevdikleri kızlarla haberleşip, onların çeşmeye geleceğini öğrenip de kendilerini gösterme imkânı bulurlardı bilinmez. Kendilerini gösterirlerdi sadece. Tesdisini ya da güğümünü çeşmeye dayamış, ya da henüz sırasını bekleyen kız “sevdiğini ayak sesinden tanıdığından” belki, tam o geçerken dönüp bakıverirdi. Kızlar yoldan gelene geçene bakarlardı ama yoldan geçenlerin çeşme başındaki kızlara bakmaları yakışık almazdı. Bir erkek için en aşağılayıcı tabir “karıya kıza bakan cinsi” olurdu çünkü. Maksat karıya, kıza bakmadan kendini sevdiğine gösterebilmekti. Delikanlılar kendilerini gösterip giderken görülüp görülmediklerinin, sevdiklerinin çeşme başında olup olmadığının endişesini taşırlardı muhakkak.

Ezana dakikalar kalmışken, tabiattaki börtü böcek kendince bir lisana dururdu. Ne ses ne ses. Serçelerin, kırlangıçların, sakaların, bülbüllerin, hüt hüt kuşlarının sesi. Ezan okunur, çeşmedeki kızlar çoktan evlerinin yolunu tutmuş olurdu. Onca ses, ezana hazırlık içindi sanki. Müezzinin sesi duyulduğu anda sesler kesilirdi.

Altın oluktan gelmiş testiden bardaklar doldurulur, evin ninesi ille de iftarını “Ayetel Kürsi” yazılı hac tasından eder; tiryakiler her akşam aynı bahane, “su biraz beni şişirdi” ile yavaşça sofradan sıyrılıp “tüttürmeye” giderdi. Analar durumu bilir, babalar ve dedeler yüz göz olmamak için her akşam aynı cümle ile sofradan sıyrılan delikanlıların yalanını delmemeye itina gösterirlerdi.

Uzun yaz günlerinde köy odası, kış kadar olmasa da arada bir yolu köyden geçip de iftardan sonra menzile devam edecek misafirlerle şenlenirdi. Her mahallenin ayrı bir köy odası olduğundan, köy muhtarı hangi mahalleden çıktıysa hatırı en yüksek oda o olurdu. Muhtarın iyi muhtarlığı köye gelen misafirlere iyi bakmasıyla değerlendirilirdi. Tanrı misafirine yüz ekşiten muhtar ölse gitse, arkasında kötü şanı kalırdı. İyilik de öyle. Rahmetli büyük dedem için, “İlim irfan erbabıydı. İlle de misafire sahip çıkışı başkaydı. Herkes muhtar olup mal mülk sahibi oldu, sizin dedeniz geleni gideni ağırlamak için iki tarla sattı.” denirdi.

Tam iftara yarım saat kala gelen misafirden kadınlar hiç hoşlanmasa da çaresiz, odaya tepsi çıkarmanın derdine düşerlerdi. Köye gelen yabancı ille köy odasında ağırlanacağı için mahallenin erkekleri tepsilerine yiyecekleri koyar, köy odasının yolunu tutardı. Yaz günü ne olacak? Her evde birbirinin aynısı olan yemekler. Her yemek götüren birkaç kişilik yemek götürdüğü için, giden yemekler bazen el sürülmeden geri gelmiş olurdu. Misafire değişik bir yemek çıkarmak isteyen “titiz adamlar”, akşamın o dar saatinde bir tavuk kesip evin gelininin önüne atıverirdi. Hayvanın tüyleri yolunup ütülenecek, yetmezmiş gibi pişecek, oda ahalisinin önüne çıkartılacaktır. Canı burnunda gelinler “Bu yetişmez” demeye kalksa da evin efendisi, “Sen hele hazırla, akşama yetişmezse sahura yetişir.” diyerek tavuk ikramından asla vazgeçmezdi.

Kadınların kadınlıkları en ziyade odaya götürülen yemeklerde belli olurdu. Bazı evlerden gelen yemeklere oda sakinleri elini bile sürmezdi. Bu, kadınlar arasında başa gelebilecek en büyük beladır. Düğünde bayramda “Yuduğu (yıkadığı) giyilmez, pişirdiği yenmez” dendi mi bir kadın için, o, ölümlerden ölüm beğenmelidir artık.

Odada yemekler yenilip erkekler teravih için cami yoluna koyulduğunda, yanlış gelen ya da hiç gelmeyen kabın kacağın peşine düşmek evin çocuklarına ya da kadınlarına kalırdı. Kalaylı kapların kullanıldığı zamanlarda her evin, sülalenin kendince bir mührü sahanın ve tepsinin altında yazılı olduğundan giden tepsiler eksiksiz eve gelir, karışanların sahibi bilindiğinden hiç sıkıntı çekilmezdi. Kalaylı sahan kullanımı kalkıp melamin tabaklara geçildiğinde odaya yemek götürme tam bir arap saçına döndü. Melamin tabaklar ya köye gelen çerçiden ya da ilçedeki pazardan satın alındığı için, birbirinin aynı olurdu. Her ne kadar kadınlar tabakların kenarına kendince bir işaret koysa da işaretler kalaylı kabın altındaki mühür hükmünde olmaz, işarete rağmen hangisi kimin tabağıdır ayırt edilemezdi.

Gelen misafirler bazen yatıp ertesi sabah yola düşerdi. Evin hanımları için sahur faslı daha kolay olurdu. Yaz günü komposto, peynir, bal, kaymak her an hazır olduğundan, misafir olsa da olmasa da gece yarısı herkesten bir saat önce kalkılıp ocak başında katmer yapılacağından köy odasına yemek çıkarmak ayrı bir yük olmazdı.

Gelen misafirlerin bir iki gün değil de aylarca kaldığı da olurdu. Hatta gelenler köyden birinin işini yapmak üzere gelmiş olsa da köy odasında kaldığı için mahallenin misafiri olmak payesinden bir şey eksilmezdi. Evin erkekleri böyle durumlarda otuz ramazan boyunca odaya yemek taşımaktan yüksünmezdi.

Çifti çubuğu olan ailelerde kadın olmak, hele de ramazanda kadın olmak, demir asa-demir çubuk gezinmek demektir. Gün boyu tarlada çalışıp, tırmık çekip deste yaptıktan sonra gün inmeden eve gelip, eğer orakçı varsa muhakkak börek açacak, yanına birkaç kap yemek yapacaktır. Kendisi millete sofra kurup kaldırırken, ayaktan iftar edecek, evin erkekleri camiye giderken o bulaşıkları tepsi içine doldurup çeşme başına götürecektir. Yine de kadınların, varsa evin gelinlerinin en çok sevdiği iş çeşme başında bulaşık yıkamaktır. Çünkü komşu evlerden de akranları gelecek, çömelip bulaşıklarını killerken iki çift laf ederek bedenlerini de yorgunluktan arındıracaklardır.

Yaz geceleri yatsı geç, sahur erken olduğundan yorgun bedenler daha uykunun içinde eğleşmeye başlamadan davulcunun tokmağı dolanmaya başlar sokaklarda. Köy davulu şehirde çalınanlara hiç benzemez. Herkes herkesin hem bekçisi hem davulcusu kesilir âdeta. Topal Eyüp kahvede okey oynadıktan sonra özellikle gıcık kaptığı birisi varsa onun mahallesinden davul çalmaya başlar. Köyün bir ucundan bir ucuna dolaşmak yarım saati bulacağı için sevmediklerinin yarım saat daha az uyuması intikamıyla yapılmaktadır bu strateji. Davul çaldığı kapıların ışığı yanmazsa o bed sesi ile mânisini okuyup her evin en hatırlı kişisi kimse onun adıyla seslenmeye devam eder: “Halil Ağa hadi kalk!” Emri duyan ev kalktığını ispat etmek için ışığını yakmazsa, Topal Eyüp sesinin tonunu arttırmaya, mânisini beddua niyetine söylemeye devam eder.

Evin ilk kalkanları eli ayağı tutan yaşlı kadınlardır. Tarlaya tapana gidemediklerinden gecenin o vakti kalkıp oğullarına, torunlarına katmer yapacaklardır. Tabii bunlar Allah’tan korkan, kuldan utanan kayınvalidelerdir. Allah’tan korkmayıp kuldan utanmayanlar, değil katmer yapmak içip kalkıp hamur yoğurmak, bu işleri tarladan kalan yorgunlukla canından bezmiş bir şekilde yapan gelinine burun kıvırıp “Senin yaptığın bu katmer davulcunun davulunu deler” diye sitem edip söz sokuşturmaktan da geri durmaz.

Topal Eyüp bir tur atıp ahaliyi uyandırdıktan sonra ikinci turu, dumanı üstünde katmerleri toplamak içindir. Toplanan katmerler yoluyla kadınların kadınlıkları, gelinlerin gelinlikleri bir defa daha sınanmış olur. Katmer, davulun üzerine “tok” diye düşüyorsa eyvah geldi gelinin başına. Kuru olmuş demek ki katmer. Sanmayın ki ses çıkarmayan katmer iyidir. Ses çıkarmayan katmer hamur olmuş demektir. E öyle değil böyle değil, ya nasıl diyecek olursanız, kıvamında yapılmış katmer kuş gibi süzülüp davula yavaşça konar. Konarken gevrek yerlerinin “çıtırt” diyen sesi duyulur.

Ramazan boyunca kadınlar Topal Eyüp’ün karısının çenesinden, dedikodusundan kurtulamazlar. “Falanların yoğurduğu hamur ekşi, filanların pişirdiği yanık kokuyor.” diyerek katmer gurmesi edalarında dolanır ortalıkta.

Koca köyün katmerini ne yapar bunlar derseniz, Topal Eyüp ve karısı kişi başı dört katmer, gerisini çocukları yedikten sonra hâlâ katmer kaldıysa gündüz fırına atıp bir güzel kuruturlar. Her evin katmerinin kaç puan aldığı da zaten bu sırada ortaya çıkar. Evinde perhizli olduğu için katmer pişirmeyenler, katmer pişirdiği halde milletin diline düşmemek için katmer vermek istemeyenler davulcuya para verir.

Topal Eyüp sadece ahaliyi uykusundan uyandırmakla kalmaz, her hanenin uyku kalitesini de ortaya koyar. Sahura zor kalkanlar, kalkamayıp geceden kalanlar hemen Eyüp’ün tokmağına düşer.

Ramazan’ın son perşembesi iftardan sonra evlerde tatlı bir telaş yaşanır. Evin gençleri, gelinleri cuma günü pazara gidecek olan babalarına siparişlerini vermeye dururlar. Genç kızlar ille o yıl yeni çıkmış allı-pullu-telli kumaştan bir şalvarlık, bayrama oyalanacak üzeri dallı-güllü bir yazma siparişi verirler. Kayınvalideler “Bir şeye ihtiyacım yok!” dese de eğer pazara giden evin oğlu ise, ne yapar eder şöyle kocakarı işi olmayan ama gelinleri de özendirmeyecek bir şalvarlık alır gelir. Fakat kayınvalideleri kılık kıyafetten ziyade memnun eden pazara yeni gelmiş, pek kimselerde olmayan aletlerdir

Mesela kıyma makinesinden mülhem haşhaş makinesi, ucu fırçalı bir el süpürgesi ya da “bizim köyden hiç kimse almadı” duyurusu ile eline tutuşturulan bir iki çinko kap kacak. Kimsenin almadığını söylemekten maksat başkalarının kabına karışmayacak yegânelikte olduğunu belirtmektir.

Dedeler, “Demir kaşık icad oldu dişimiz çürüdü, buz gibi kalaylı kabın yerine aliminyon-melaminyon geldi midemiz dertlendi, kili bırakıp deterjan kullandınız köy kanser illetine bulaştı” diye şikâyeti şikâyet üstüne bindirseler de kadınlar her gelen yeniliği kapıda karşılamaya pek müsaittirler.

Nineler başka kimselerde olmayan kapların başında eğleşirken, genç kızlar kimselerde olmayan şalvar giymenin derdindedirler. Kapan yerinde aynı desenden şalvar giymiş kızlar birbirlerini gördükleri anda daha bayramları başlamadan biter. Siz zannedersiniz jet sosyeteden iki isim terzilerinin ihanetine uğramış. Hele kızlardan biri güzel, diğeri değilse, güzel olan ailesine kan kusturur: “Siz ala ala sümüklü Zeliha’nın şalvarının aynısını aldınız bana ha!!!” Bazen de kızlar kasıtlı olarak birbirinin aynısı şalvarı giymek isterler. Kardeşlik olmuşlardır ve giydikleri şalvar, örtündükleri yaşmağa kadar bir örnek olup kardeşliklerini bütün köye ilan etmek isterler.

Orman Bakanlığı tarafından turistik köy ilan edilene kadar bayramın ilk günü kızların, ikinci günü erkeklerin gittiği orman, turistik köy ilan olunduktan sonra her daim herkesin gittiği bir yer haline geldi. Bayramın birinci günü kaçak göçek orman içine sızmış delikanlılar, genç kızların salıncaktakine “Yavuklun kim?” diye odun parçasıyla vurup bir daldan bir dala uçuracakmışçasına yükseklere fırlattıktan sonra, kızın can havli ile aklındaki ismi diline düşürmesi esnasında kendi isimlerini duymayı hayal ederler. Bayram salıncakları gönüldekinin dile düştüğü yerlerdir. Yavuklusu olmayanlar salıncağa binmeden önce köyde sahibi olmayan bir ismi söylemeyi akıllarına koyarlar. Çünkü o odunu yedikçe bir isim söylemeden durabilmek mümkün değildir. Odunu yedikçe bağırır: “Cabbarrr” Köyde Cabbar diye biri yoktur nasılsa. Sallayan bunu bilmeyecek değil ya. “Doğruyu söyle!” diye bastırır. Salıncaktakinin ahbapları sallayanı kafaya alır: “Var var. Şu İzmir’den gelen Hacıyatmazların küçük oğlunun adı Cabbar’mış.”

Yavuklusunun adını söyleyip odun yemekten kurtulan, böylece sallanmanın da keyfine varır. Bir daldan bir dala. Bir daldan bir dala. Yukardayken ova köylerini görecek yüksekliklere ulaşmıştır âdeta. Salıncakta değil uçaktadır. Her zaman böyle zevkli olmaz. Sağlam denen urgan kopar, yavuklun kim dayaklarına dayanan genç kız, kopan urganın kadrine uğrayıp toza toprağa bulanır. Ayağı başı şişer, yetmezmiş gibi telli pullu şalvarı yırtılır. Salıncakçıbaşı derhal intikamını alır: “Bak” der, “yalan söyledin böyle oldu.” Canı acımayanlar canı acıyandan ders alacak değil ya. Tekrar urgan atılır çamın dalına. “Yavuklun kim?” faslını en kolay şehirden gelenler atlatır. Söyleyiverirler bir iki isim. Kim bilecek, kim kime şikâyet edecek. Arada muzırlığına bir iki artist ismi söyleyip sallayan ti’ye alınır:

‒Yavuklun kim?

‒Danyal Topatan.

Genç kızların, gelinlerin bayram seyranlığı öğlene kadardır. Öğlen olmadan önce eve dönmüş olmaları icap eder. Gelene sofra kurulacaktır. “Aç mısın tok musun” demek olmaz, her gelene sofra konur. Sof- raya azıcık uzak durana bayram misafirinin dokuz karnı olduğu söylenir. Kızlar, gelinler ormana yol üstündeki akrabalarının elini öpe öpe vasıl olurlar.

Köy yerinde bayram en hareketli karşılamaya, “gelin kız” tabir edilen nişanlı kızların evinde uğrar. Ramazan Bayramı’nda koca bir tepsinin içi çerez doldurulmuş olarak (fındık, fıstık, ceviz, üzüm, akide şekeri, lokum) gelin kızın evine gönderilir. Çerezin yanında bir takım elbise (şalvar-blûz), ayakkabı, yaşmak gider. Gelen çerezlere eğer kız elini sürmezse bu evliliği istemediğine işaret eder. Kulaktan kulağa “Çereze elini bile sürmemiş!” lafı dolaşır. Her daim cebinde çerez ile dolaşırsa bu her iki tarafın birbirine olan itibarını ve sevgisini gösterir. Gönülsüz nişan bozulunca kızın ağzından “Çerezini yemedim, içim rahat.” sözü dolaşır ortalıkta.

Yaz günleri bayram harmanda yakaladıysa rençperi, ya yarım gün olur bayram ya bir gün. İkinci gün bayram, şehirden gelenlerin, rençperlik etmeyenlerin bayramıdır ancak. Aylak delikanlılar ellerinde kasetçalarlarıyla köyden ormana, ormandan kahveye dolaşa dolaşa, dolaşık bir yün yumağı hükmünü alsalar da, yaz bayramı yaz yağmuru kadar bile uzun ömürlü olmaz.

Fatma Barbarosoğlu

*Bu yazı Ramazanname kitabında yayımlandı.

 

Köy Ramazanları” için 1 yorum

  1. Belgeseli izlerken bir kadın olarak nasıl olup da o üç kadının nefesini içimde barındırdığıma şaşırdım kaldım.
    Mülteci kadında mübadil olan anneannemin hayat hikayesinin parçasıydım.En zor zamanda bile cocuklarımın dişlerini fırçalıyordum.
    Manavgattaki kadın gerçek hayatımdı.Her şartta kendiliğinden zevkle çalışıyordum doktora dahi tek başımagidiyordum.
    Hayvanlarla konuşuyor dağın taşın dilini sökebiliyordum.
    Şehirdeki kadın ise,yarı ömrümü geçirdiğim hayattı. Modern binalarda steril ortamda çalışıp şehrin diline yabancı kalmadan yaşıyordum.
    30 yıl önceki hamileliğim dahi bu üç kadının hayatı gibi geçti.
    Şimdi mi? 60’şımdayım.En çok Manavgat köylüsü kadının hayatı gibi yaşama isteğiyle yaz boyu dağ taş Torosları gezip köylerde çadır kurup, kocasıyla beraber yaşayan mülteci kadın gibiyim.Kışları biraz şehirliyim ama, şehrin artık modern yüzüne değil, eski sesini duymaya kulak kabartmış İstanbul aşığıyım.Zaman zaman da Gemlik’te büyüklerden kalan esyaların çoğunlukta olduğu evde yaşayan kasabalıyım.
    Yaşlanıp artık çalışıp çabalayamamak yerini şimdiye kadar eksik bıraktıklarımı anlamaya bıraktı.
    Belgeseli yapanların emeklerine sağlık. Haberdar ettiğiniz için de size teşekkürler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir