Kaybolan Kadın

Kategoriler Öyküler

 

“Ben hiç söktüremedim o kadının dilini.”

“Kendini beğenmiş bir kadındı komiser bey. Bizim apartmanda kapıcıydı. Bir gün temizliğe çağırdım. Gelmem dedi. Böyle dikine dik. ”Gelemem” filan değil anlayacağınız. Neden gelmezsin diye merak edip sordum. Hay dilim kopaydı. Ben sadece çalışan kadınların evini temizlemeye giderim dedi. Kel kahya anlayacağınız. Çalışırım çalışmam kadın, sana ne! O günden sonra bir mim koydum ben bu kadına. O zamana kadar hiç farketmemişim meğer. Biz acıyoruz bir taraftan kocası felçli filan diye. Merdivenleri siler, geçer giderdi. Ama o günden sonra dikkat ettim. Kadın her sabah sekizde çıkıyor evden. Giyiniyor kuşanıyor, siz dersiniz bankada memur. Allah için yakışıyor da hani. Saçlar başlar boyalı. Elinde deriden çanta filan.

Şeytan dürttü beni bir defa, n’oluyor da senin evini temizlemeye tenezzül etmiyor diye. Karşı apartmanda matematik öğretmeni Saliha hanım vardır. Açtım ona konuyu. Böyleyken böyle dedim. Gözünü seveyim bir de sen çağır şu kadını. Sen çalışıyorsun. Bakalım derdi neymiş. Yok. Her sakala bir tarak. Her teklife bir cevap evvelinden torbaya katlanıp koyulmuş bir defa. Saliha hanıma da yakın yerlere temizliğe gitmediğini, zaten bütün günlerinin dolu olduğunu söylemiş. Anlamadım ben bu işi. Ayol yakın yerde yol parası vermezsin yorulmazsın. Didinmezsin. Tuhaf bir kadındı komiser bey, ben hiç söktüremedim o kadının dilini.”

“Sekiz gazete birden alırdı.”

“Ben gazetede resmini görünce hemen tanıdım. Her gün aynı saatte gelirdi benim bayiye. Her gün tam sekiz tane gazete alırdı. Bir gün dayanamayıp sordum. Ne yapıyorsun bu kadar gazeteyi, başkalarına filan mı alıyorsun diye. Kupon kesiyorum dedi. İyi de komiserim, o kadar gazetenin kuponuyla hani insan cehd etse bir galeri filan açar yani. Ben bizim oralarda Fındıkkzade’de oturuyor zannettim. Kibar bir kadındı. Hiç üşenmez Akşam, Sabah diye tek tek gazetelerin ismini sıralardı.

Okumuyormuş gazeteleri. Körfez krizinin yeniden patlak verdiği vakitti. En doğru haberi seninkilerden hangisi veriyor diye sordum. Ne sandıysa “aramızda konuşmayızz” diye cevap verdi. Gazetelerle konuşmak? İyi iş filan diye düşünüp “küs müsünüz?” diye sordum. ”Yok” dedi. ”Onlar bana karışmaz ben onlara karışmam. Ama her şeyin yerini istediğim gibi değiştiririm. ”Allah Allah. Herhalde bu bir gazetede sayfa sekreteri filan diye düşündüm. Hani, editörler istedikleri gibi bir sayfa hazırlattırıyorlar buna da, bu da arkasından kendi kafasına göre düzenliyor filan. Tutmadı tabii. Sekiz gazeteyi birden diğer gazetelerin nasıl sayfa düzeni yapıklarına bakmak için almıyor ya!

Çok da az konuşuyor hani. Dirhem dirhem. ”Mesleğini çok seviyorsun” diye bir olta attım bir gün. Yani pardon. Ağzından laf almaya çalışıyorum. Ondan başka o kadar çok gazeteyi, bir tek servise çıkmış kapıcılar alıyor komiserim. Merak etmekte haksız mıyım yani? Yine kadın bana “sadece rahat rahat değiştirebildiğim zaman” dedi. Takmış kadın bir değiştirme lafına. Ben kadın ille de gazeteci filan diye düşünüyorum ya bu defa, herhalde hükümet değiştirmeyi kastediyor diye düşünüyorum.

Hükümet krizinin bütün gündemi alt üst ettği sıralarda, ortalıkta görünmez oldu. Tamam dedim. Bütün tahminlerim çıkıyor işte. Bu kadın gazeteciydi, yoğunluktan fırsat bulup gelemiyor. Bir arkadaşa açtım konuyu. Sen hiç gazete görmemişin herhalde dedi. Meğer oralara bütün gazeteler gelirmiş.

O zaman kimdi bu kadın? Gazetede resmini görür görmez, hemen tanıdım. Bildiklerimi anlatayım, bilmediklerimi öğreneyim diye koştum geldim komiserim.”

“Hakikatin bütün düğümleri, bu olayın teferruatlarında.”

Efendim bendeniz doktorum. Onu bir arkadaşım vasıtasıyla tanıdım. Şimdiye kadar çok sıkıntı çektim. Eve gelen kadınlara dünyanın parasını verdim, fakat karşılığını hiç alamadım. Özel eşyalarımı çalanlarla bile karşılaştım. Evet efendim haklısınız. Sadede geliyorum. Bu hanım bizim eve geldi. İlk önce, onu, bir hasta yakını filan zannettim. Biz böyle şeylerle çok karşılaşırız efendim. Doktoru evinde ziyaret edince hastasıyla daha çok ilgileneceğini düşünenler çoktur. Öyle bir ziyaretçi zannettim. Temiz, düzenli, güzel bir kadın. Bizim eve girer girmez şöyle bir dip köşe baktı. Pek beğenmedi. Aldırmadım. İşime yakın diye küçük bir ev bulduk. Ev küçük olunca pek eşya da almadık. Eşim de ben de hürriyetimize önem veririz. Eşyalarla hürriyetimiz kısıtlansın istemedik. Bakınız size teferruat gibi geliyor, fakat hakikatin bütün düğümleri bu olayın teferruatlarında komiser bey.

Küçük bir masa vardı bir köşede. Masaya bakıp “ben dantelsiz evde çalışmam” dedi. Aa şaşırdım tabi! Hiç aklıma gelmiyor ki, arkadaşın gönderdiği temizlikçi kadın olsun. ”Necla hanım size bahsetmedi mi? Ben dantel örtü sermeden rahat edemem” deyince anladım. Doğrusu arkadaşım bir takım antikalıklarının olduğunu söylemişti. Eşyaların yerini değiştirmek, duvar süsleri takmak filan gibi ama dantel meselesinden hiç bahsetmemişti. Hayır! Dantel evde var, var olmasına da… ”Ne yapacaksın? Sana bir sürü iş çıkar, yıka, ütüle, kolala” diyerek kızı caydırmaya çalıştım. Hiç oralı bile olmadı. Annemin çeyiz diye yaptığı, ama benim hiç gün ışığına çıkartmamam yüzünde ne kadar sararmış dantel varsa bohçayla önüne koydum. Maksadım onu yıldırmak. Bütün gün onunla uğraşacak değilim çıktım işe gittim. O gün hastanede latife ettim bekâr arkadaşlara. Dantel örtünüz yoksa hayatta gündelikçi kız bulamazsınız diye.

Neyse efendim. Akşam oldu, eve geldim. Evin kokusu, havası baştan aşağı değişmiş. Bütün o sararmış danteller yıkanıp, ütülenip kolalanmış. Eşim eve karşı biraz ilgisizdir. Duvardaki levhaları gelişigüzel takmıştı. Bir-iki söyledim, baktım değiştirmiyor ben de sonunda pes ettim. Hakikaten tuhaf bir görüntüsü vardı odanın. Yan yana asılması gereken şeyler biri evin bir köşesinde öteki ayrı köşesinde. Duvardaki levhaların yerleri yeniden ayarlanmış, masalara dantel örtüler serilmiş. Halının kilimin yeri değişmiş. Anlayacağınız, bizim evdeki birbirine küs gibi duran eşyalar bir barışmışlar, aralarında bir muhabbet bir muhabbet.

Ha unutmadan, o gün bu kadını evde ilk defa yalnız bıraktım ya, hastaneden biraz erken ayrıldım, merak ediyorum ortalık ne âlemde diye. Anahtarımla kapıyı açtım şıkır şıkır bir ev, bizim sabahki kız, elinde bir kahve fincanı masanın başına oturmuş gazete okuyor. Ben içeri girince ürkütürüm diye biraz çekindim. Hayır. Kendinden bu kadar emin bir insan görmedim komiser bey. Beni görünce şaşırmak yerine “kahve yeni, bir fincan da size vereyim” deyip bana kahve ikram etti. Bir an şaşırdım. Baktım, size biraz komik gelecek ama, inanın, misafir gibi duruyordum odanın içinde.

İş bittikten sonra, kahve eşliğinde evin temiz halini seyretmekten büyük bir haz duyduğunu söyledi. Efendim rahmetli annem insanlar ikiye ayrılır, işine âşık olanlar, eşine âşık olanlar, derdi. İnanın ben işine âşık çok insan gördüm ama bu kadın gibisini görmedim.

Günler geçiyor, biz düzenli, tertipli bir eve kavuştuk diye seviniyoruz. Fakat bu bizim kadın “doktor hanım şu dolap size yakışmaz, şu komedini yenilemek gerekiyor, diye durmadan birşeyler söylüyor. ”Bak kızım” dedim. ”Bana fazla masraf çıkarma da ne yaparsan yap.” Hepsi iki kutu boyaya bakar” dedi. İyi peki. Fakat bizim bey içten içe kızıyor bütün bu olanlara. ”Bu kadının gündelikçi olması mümkün değil” diye söyleniyor. Hani haksız da değil. Değme dekoratör bizimkinin eline su dökemez. İki kutu boya demişti ya, ben merak ediyorum ne yapacak iki kutu boya ile diye. Neler yapmadı. Ah neler yapmadı. Kimseler inanamadı. Bütün mobilyalar› fıstık yeşiline boyadı. Yok kötü bir şey canlanmasın gözünüzün önünde. Harika oldular. Hatta arkadaşlarım bunların bizim eski eşyalarımız olduğuna inanmadılar bile. Hani pazarlarda ahşap köşelik filan olur. Onlardan almış köşelere raptetti.

İlle fiskos sehpası lazım, üzerine çiçek koymalıyız ve şu beyaz iş örtüyü yaymalıyız diye tutturdu. Anacığım yapmış işte. Onun her yaptığına bir eşya almaya kalksak, bize bir adım yer kalmaz evin içinde. ”Bak kızım” dedim. “Evdeki olanlarla ne yapıyorsan yap. Şikayetçi olduğumu zannetme, elin işe çok yakışıyor. Ama yeni eşya almam gerektiğine dair bir daha aramızda konuşma olmasın.” Bunu dedim ya, kızın kalbini kırmaktan da korkuyorum. Bir müddet sesi soluğu çıkmadı. Aa bir akşam geldim ki ne göreyim fıstık yeşili köşeliklerin tam altında minyatür bir fiskos masası. Hiç sesimi çıkartmadım. Bakalım benden ne zaman parasını isteyecek diye beklemekteyim. Hayır hiç oralı bile değil. Eşim iyice huysuzlandı. Bu kadına yol ver diye tutturdu. Hem de ne tutturma. Ajan olabilirmiş, bizi kendisine iyice bağladıktan sonra bak bakalım neler yapacakmış. Eşe dosta anlatıyorum. Hemen yol ver diyorlar. Hele kızı görünce kocamı ayartmaya kalkacağını bile söyleyenler oldu.

En iyi Necla ile konuşabilirim. O da tam o sırada yurt dışına gitti ihtisas için. Bir düşündüm, bana söylenenlere hak vermeye başladım. Evet bu kadın kendisini benden daha çok evin sahibi gibi görüyordu. Eşyalar benden daha çok ona aitti. Çünkü benim değil onun eli geziniyordu üstlerinde. İtiraf etmeliyim ki, sırf o evin sahibi benim diye eşyaların yerini değiştirmeye kalktım. Olmadı tabi. Huzursuzum. Niçin bu kadın benden daha çok benim evime ait? Bütün neşem kaçtı, anlıyor musunuz? Oysa mutlu olmam lazım. Evin tertibi düzeni yerinde. Ben eskiye oranla çok az yoruluyorum. Çünkü bütün bu tertip düzenden sonra anladım ki, beni esas yoran, hastalar karşında geçirdiğim saatler değilmiş. Ben o yorgunluğun üstüne bir de karma karmaşık, düzensiz bir eve gelince yoruluyormuşum meğer.

Bizim ev küçük demiştim ya… Evin işi çabuk bitiyor diye yemek yapmaya da başladı. Kocam, “bütün dediklerim çıkıyor işte, sonunda bu kadın bir gün bizi zehirleyecek” kuruntularıyla yemeklere elini sürmüyor. Anladı mı ne oldu bilmiyorum. Gitmeden önce kendi yaptığı çorbadan bir iki kaşık yemeyi âdet edindi. Ne yalan söyleyeyim bana da bir güven geldi. Yemeğe başladım yemeklerini. Ne çorbalar, anlatamam size. Hiç adını sanını duymadığım baharatlar aldı. Dizi dizi yerleştirdi tezgahın üstüne. Fesleğenden, reyhandan tutun da kişnişe, ısırgan tohumuna kadar.

Düşünün, ben doktorum ama bu bizim kadının şuruplarından şerbetlerinden medet umuyorum grip olunca. İnanın komiser bey, bir kuşburnu çayı yapar, içtikçe içinizin genişlediğini, ferahladığını hissedersiniz. Düşünün kuşburnunun içine karanfil atıp kaynatıyor. Anlatamam size, nasıl görgülü nasıl görgülü bir kız. Tabi böyle olunca, daha çok kocamı kıskanmam gerektiğine inanıyorum. Ama Allah için, kızın aksayan hiç bir tarafı yok. Neyi bahane edip kızacağım. Fiskos masası aklıma geldi. Niçin onun parasını bizden istemediğini sorarak başlayabilirdim. Ne diyecekti yani? Bal gibi parasını istememişti işte. Sadaka bağışlar gibi. Aldım karşıma “Aylardır bekliyorum ne zaman bu fiskosun parasını isteyeceksin diye” dedim. Güldü. ”İstemem gerekmiyor” dedi. Sinirlerim yay gibi gerildi. Fakat kızı ürkütmek de istemiyorum. Soğukkanlı bir ifade ile “niçin?” diye sordum. Bana cevap vermek yerine masanın —yani masa zannetiğimiz o şeyin— örtüsünü çıkardı. Olamaz böyle bir şey. Meğer bizi o kadar şüpheden şüpheye sevk eden şey, balkondaki plastik bidonmuş. Sen al bidonu içeri başına bir kasnak geçir, üstünü güzelce ört. Duvara çarpmış gibi oldum. O kadar senaryo üreteceğine, insan kaldırıp örtüyü bir bakmaz m›? Kocam da ben de söyledim ya eşyaya karşı ilgisizizdir. Hani sunta ile maunu birbirinden ayıramayacak kadar cahilizdir desem, yeri var. Ama, bu kadar da olmaz ki, nasıl örtüyü kaldırıp bu alınan masanın ayağı neye benziyor acaba diye düşünmemişiz. Boşuna değilmiş meğer, saten örtünün halının üstüne iki kat yığılışı.

Nasıl utandım anlatamam. Söyleyecek hiçbir şey bulamayışıma mı yanayım, kızın karşısında mahcup olduğuma mı yanayım… Bir insan nasıl kendi evine bu kadar yabancı olur komiser bey? Fakat ben bu endişeyi bu kızdan önce hiç taşımazdım. Eve yabancı olmak ne? Onu görünce ev(im) ile eşyalar ile hiçbir zaman bütünleşemediğimi anladım. Bende eksik olan bir dünya idi. Daha doğrusu evin içini bir dünya gibi görmüyordum. Ara bir bölge gibi sanki. Akşamdan sabaha bir durak sadece.

Sonra mı… Sonrası bir gün gelmez oluverdi. Ansızın. Hani şarkı bir gece ansızın gelebilirim diyor ya… Bu da öyle bir gece ansızın gidiverdi. Gidişinde… Hayır hiçbir fevkaladelik yoktu. Yarın gelecekmiş gibi… Evet. Evet, evet. Bir şey vardı, bir farklılık, bunu daha önce hiç düşünmemiştim. O gün, yani bize geldiği son gün o olaylı fiskos’u cam önüne çekmişti. Ve çay içiyordu galiba. Halbuki her gün kahve içerdi. Evet çay içiyor ve caddeye bak›yordu. İçeri girdiğimde, beni fark etmedi bile. Farketse de pek istifini bozmazdı. Onun için üzerinde durmamıştım. Çay fincanını yıkayıp —evet çay› beyaz fincanlarda içerdi— dolaba yerleştirdi. Halbuki fincanını yine kendinin duvara çakmış olduğu minik köşelik içine koyardı. Hatta kocam bizim evimizde kendi düzenini kurdu diye söylenirdi bu küçük köşelik için.

O gün o köşeliğin içine kurumuş bir gül koymuş.”

 

“Kapıcı karısı olacak biri değildi o…”

“Bizim apartmanda otururdu. Yani kapıcıydı. Komşular onunla ahbaplık ettiğim için bana kızardı. Herkes kendi yerini bilsin derlerdi. Bir kapıcı ile nasıl arkadaşlık edersin? Öyle değildi. Yani kapıcı gibi değildi komiser bey. Kocası daha önce mobilya kalfası imiş. Yetimler yurdunda büyümüş. Kayınvalidem çok zengin bir kadın derdi. Kayınvalidesi yıllar sonra bulmuş oğlunun izini. Keşke hiç bulmasaymış. Evlendikten sonraymış galiba, nedendir bilmiyorum, adam annesini görünce —yani kadın ben senin annenim beni affet filan gibi şeyler söyleyince herhâlde içkiye başlamış Daha önce çok düzenli bir hayatımız vardı, diye anlatmıştı bana kaç defa. Elinden her iş gelirdi. Dikiş, nakış. Kapıcı karısı olacak bir kadın değildi. Kader işte. Bir tutkusu vardı komiser bey. Elâlemin evlerini temizleyerek kazandığı paranın büyük bir kısmını, gazetelere verirdi. Tek tek kupon keserdi. Bodrumda koyacak bir yer yok. Bana getirirdi. Bir iki. Arttıkça arttı kolilerin sayısı.

Temizliğe gittiği evleri anlatırdı. Evleri nasıl değiştirdiğini. Hatta öyle bir tutku vardı ki onda, evlerin bir kendinden önceki halinin resmini çeker, bir de kendi düzenledikten sonraki halini. Uzun uzun anlatırdı. İnsanların parası var, zevki yok diye söylenirdi. Onun için şey diyordum ben… şey… Estetik delisi. Yüzüne de söyledim bir gün. Kahkahalarla güldü. Pek gülmezdi oysa. Hiç kendinden bahsetmezdi. Ne felçli kocasından, ne oğlundan. İlk okul ikiye giden bir oğlu vardı. Onunla alâkalı bir sohbet başlatabilmek için bendeki koli koli duran cam evaneden bahsederdim. Kocam kızmaya başlamıştı “bizim ev depo mu? ”diye. Ne yapacağını sordum. Hiçbir zaman ne yapacağını öğrenemedim. Hani insanın hayalleri vardır değil mi komiser bey. Şöyle olunca şöyle olacak, böyle olunca böyle olacak diye. Bana ne dedi biliyor musunuz? ”Benim rüyalarımı anlayabilmen için, benim kadar uykusuz kalman gerekir.” Ne yalan söyleyeyim kırıldım biraz. Yani ben o kadar insanı karşıma alıp onunla ahbaplık ediyorum, kolilerini evimde muhafaza ediyorum…

Hoş, koliler bende kaldı, ne yapacağımı şaşırdım. Gazetedeki o haberden sonra kocam, bu kadının gizli örgütle ilişkisi var diye söylenmeye başladı. Kolilerin içinde kim bilir ne varmış… Falan filan. Açtık baktık. Çanak, çömlek, tencere, bıçak, oyuncak. Hadi çanak çömlek neyse. Belki bir hayali vardı. Daha geniş ferah bir evde oturacağı zaman kullanacaktı bütün o mutfak gereçlerini. Peki oyuncağı neden vermemişti oğluna?”

Fatma Barbarosoğlu

*Bu öykü Gün Akşamsızdır kitabında yayımlandı. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaybolan Kadın” için 2 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir