“Hâl dilinin hikayesi için fikrimi yoruyorum…”

Kategoriler Söyleşiler

 

 

 

 

 

 

Röportaj Gülcan Tezcan* 2013 yılında yayınlanmıştır.

“Konuları ve duyarlılıkları mevsim sonu indirimler gibi tüketiyoruz. Bakmadan, hissetmeden ortaya karışık tespitler yapıyoruz” diyen Barbarosoğlu, Rüzgâr Avı’nda hâl dilinin hikayesini yazıyor.

Muhafazakar orta sınıfın yükselişiyle gündeme gelen ‘yeni muhafazakarlık tanımı Müslüman ve dindar kimliği üzerinden tartışmaları da beraberinde getirdi. Fatma Barbarosoğlu’nun son hikaye kitabı Rüzgâr Avı da aidiyetlerini kaybederek hayata tutunan bu zenginlere iğne batırıyor. Barbarosoğlu’na para ile imtihanı, ‘mesafe’ meselesini ve yeni muhafazakarlığı sorduk.

-Her hikaye bir fotoğrafla başlıyor. Fotoğrafların da bir hikayesi var mı?

Kitapta öykülerin çoğu birkaç bakış açısından anlatılıyor. Başlıklara rağmen aynı öykünün devam ettiğini belirtmek üzere iki öykünün arasını fotoğraf ile kesmenin okuyucunun dikkatine katkı sağlayacağını düşündüm. Fotoğraflar Selçuk Sümer Özel’e ait. Daha önce kendisini İtibar dergisindeki fotoğraflarından tanımıştım. İbrahim Tenekeci aracılığı ile internet üzerinden yayınladığı karelere talip oldum. Müthiş bir cömertlikle bana fotoğraflarını gönderdi. Kendisine minnettarım.

-Hikâyelerinizin ilk bölümü ‘yeni muhafazakarlık’ın kendini gösterdiği bir muhitte geçiyor. Ancak bu muhit ‘muhafazakar’ tanımıyla kastedilen ‘Müslüman’ kimlikle ciddi anlamda çelişiyor. Bu çelişki ve sapma para ve iktidarın bir sonucu mu?

Yeni zenginler daima aidiyetlerini kaybederek hayata tutunurlar. Bu tutunma lüks tüketim üzerinden devam eder. Bir önceki sınıfı artık zengin oldukları için terk etmiş fakat dahil olmak istedikleri zengin sınıfa ise zenginliğin görgüsünü içselleştirememiş oldukları için henüz kabul edilmemişlerdir. Bu onlarda bir gerilim oluşturur. Para ile imtihan zor bir imtihan.

İsraf, kibir, riya her zaman bela

Parayı kazanan kendini korusa eşini ve çocuklarını koruyamıyor. Ya da Her Gün Paris öyküsünde olduğu gibi başkaları iftira yoluyla onun koruduğu hayatını imha edebiliyor. İsraf, kibir, riya bunlar her zaman inananlar için bela idi. Sorun şu ki bu gün bunlar belediyeler üzerinden gerçekleştirilen NLP programları ile kendine güven, kendini gerçekleştir komutu ile insanlara salon salomanje bir nefs dikte ediliyor. Her sokağa inşa edilen AVM’ler ile sadece yeni muhafazakârların değil toplumun her kesimin başı dertte. AVM’ler terör kadar başına bela bu milletin. Ne ki kimse fark etmiyor.

-Köşe yazılarınızda zaman zaman bahsettiğiniz insanlarla göz hizasından ilişki kurabilmek ve toplumsal ilişkilerde mesafe meselesi hikayelerinizde de yer tutuyor. Niye mesafemizi kaybettik bu kadar?

Kısa ve öz. Kendini kaybeden mesafesini kaybeder. Kendimi kaybettim hükümsüzdür durumunu yaşıyoruz ziyadesiyle.

-Bir yandan ‘mesafe’ mizi koruyamayacak kadar abartılı samimiyet kurarken öte yandan muhatabımızla ‘selam’laşma gereği bile duymayan insanlara dönüşüyoruz. Bu duyarsızlığı gösterenler içinde başörtülü kadınlar da var. Özellikle mi ayna tuttunuz bu hoyratlıklara?

Başörtülü olunca cenneti kazandığımız, başörtülü olunca her şeyin en iyisine layık olduğumuz gibi bir algı var. Benim gençliğimde de vardı. Ancak bugün bu çığırından çıkmış vaziyette. Müslümanlar her şeyin en iyisine layıktır anlayışı kapitalizmin lokomotifi olarak iş görüyor. Hal böyle olunca kabuğa özen artıyor ancak hal ve davranışlardaki özen itina kayboluyor. Oysa hepimiz karşımızdakine bir hüsnü zan armağan etmek üzere yaşamalıyız.

Bazı meseleler çok konuşulunca düğümleniyor

-Gazeteci Müberra Esen iki farklı öyküde karşımıza çıkıyor: “Yoğun Gündem Yoğun Bakım”, “ Bir Köşem Olsaydı Denize Nazır.” Kendi tecrübeleriniz de dahil mi Müberra’nın itirazlarına?

Elbette. Kendi itirazlarım, kendi gözlemlerim var. Bir dönem bende 8 Mart sendromu oluştu. Davetlerine icabet etmediğim için pek çok kişinin düşmanlığını üzerime çektim.

-Hakkâri’ye giden bir psikiyatristin de hikâyesini anlatıyorsunuz. “Hal dilinin ilk harfini kim söyleyecek bize?” diye soruyor Doktor hanım. Sizin cevabınız nedir bu soruya?

Konuları ve duyarlılıkları mevsim sonu indirimler gibi tüketiyoruz. Bakmadan, görmeden, hissetmeden ortaya karışık tespitler yapıyoruz. Bazı meseleler çok konuşulduğu için çözülmek yerine yeni bir düğüme maruz kalıyor. Hal dilinin hikâyesi üzerine fikrini yoran o kadar az insan var ki. Gürültünün içinde fark edilmiyorlar bile.

 

Röportaj için

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir