Dağlar Kadar Katı

Kategoriler Öyküler

Orada altın zincirli hastabakıcılar vardı. Doktorların geçmediği saatlerde doktor yürüyüşlerini taklit eden.
Herkes bir parça küçülüp silikleşirken; doktorların arkasından devleşen hastabakıcılar. Yetmeyen akıllara yama, kıt gelen fikirlere bereket yağdıran.
Orada hastalar vardı. Uzuvlarının bir parçasını bırakıp giden.
Kimseler bilmez, sadece kesilen eldirler, kesilen ayaktırlar. Bakar bakar var sanırsınız. Yokturlar. Kesilen uzuvlarıyla birlikte yok olmuşlardır. Sessizlikleri yokluklarını pekiştirmek içindir.
Odanın orta yerinde bir ayağı kökünden kesilmiş, 70 yaşlarında, yeşil gözlü, beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adam yatıyordu. Hastanede refakâtçi kabul edilen tek oda olma bahtiyârlığındaki bu büyük oda yalnız ağır hastalarındı. Hem de kadın erkek karışık olarak. Her hastanın başında hep bir ağızdan konuşan birkaç ziyaretçi olduğu halde yeşil gözlü beyaz saçlı adamın başında kimseler görünmüyordu.

Odaya giren herkesin tâ gözünün içine bakıyordu yeşil gözlü adam. Bir bacağı kökünden kesilmiş adama, insanların nasıl tepki göstereceğini bulmak ister gibi. Artık olmayan bacağın boşluğuna gözler ilişir ilişmez, başlarını hızla başka bir noktaya çeviriyordu ziyaretçiler. Boş bacağın sahibine göstermedikleri ilgiyi fısıltılarla bertaraf ediyor, sonra da kendilerinde böyle bir dert olmadığı için o hastane gününü tuhaf bir huzur ile noktalıyorlardı.
Yeşil gözlü adam daha önce hiç görmediği insan yüzlerinde bedeninin eski resmini bulmak istercesine onların bakışlarında bir mâcerâya atılmaya kalkıyor, fakat her seferinde kendinden çok öteye çevrilmiş başlarda aradığı görüntüden gittikçe uzaklaşıyordu.
“Sen kimsin?” sorusuna vereceği cevap hiç bu kadar bildik olmamıştı. Sorsalardı “Sen kimsin?” “Ben sağ bacağım” diyecekti sesinin en gür tonunda. “Ben sağ bacağım!” Sonra sağ bacağını arayacaktı sorunun sahipleri. Bulamayacaklardı. Çengelli iğne ile muntazam bir şekilde katlanmış içi boş pijama, sağ bacak olmaya yetmeyecekti.
Sorsalardı “Sen kimsin?” “Sağ bacağım” diyecekti. Sanki yaşayan ve yaşamış olan sadece sağ bacağı idi. Şimdiye kadar bütün yaşadıkları bütün uzuvlarından ayrı düşerken, sağ bacağının etrafında kümeleşiyordu.
“Senin kimsen yok mu?” diye soruyordu odaya girip çıkanlar. “Dağlardan daha katı bir torunum var” demek zordu. Olmayan sağ bacağın yükü bunca ağırken “Dağlardan katı bir torunum var” demek zordu. “Hanım sekiz ay önce sizlere ömür.” diyordu. Cevabı almadan asla başucundan çekilmeyecek olan hayat dedektiflerine. Fısıltıyı bile gereksiz gören dedektifler odanın bir ucundan bir ucuna haberleşiyordu: “Hanımı öleli daha sekiz ay olmuş.”
Dağlardan katı torun girmiyor odadan içeri. Halbuki doktorları bile hizaya dizmişti. “Benim hastamın sakalı kesilmeyecek” diye gürleyen sesinden hemşireler nasıl da korkup kaçmıştı.
“Hayat bir imtihan yeridir. Sen bunu benden daha iyi bilirsin. Zor sorular, çalışkan çocuklara gelir. Bu imtihanın en zor sorusu senin büyükbaba! Unutma en zoru senin.”
Hepsi kabul. Bütün bunları gözlerinde yaşlarla söy- leseydi. Hani hep avuçlarımın içini öperdi. Tam avucu- mun içini öperken söyleseydi mesela. Hemşireler bile “Hacı Amca senin için çok üzüldük” derken… “Bu imtihanın en zor sorusu senin!” Kapıdan çıkıp gitti. Sağ bacağına bile ilgi göstermeden. En zor soru ha!
100 dolar karşılığı muhabbetini kazandığı doktor, koğuştaki hiçbir hastanın yüzüne bakmadan doğru kendi yanına geliyor. Hemşireler bütün hasta yakınlarını bahçeye çıkarıyor. “Nasıl hissediyoruz kendimizi?” Önce sağ bacağımın üzerinden bir tren geçti. Şimdi tek tek bütün uzuvlarımın üstünden trenler geçiyor. Kalbim bütün trenlerden arta kalan. Susuyor. Kendi yaşında ama, âb-ı hayât şurubunu içmişçesine ölüme uzak duran doktora bakıyor. Yeşil gözleri taramalı bir tüfek. Kurşunların herbiri hedefini buluyor. “Torunun gelince bana bir uğrasın.”
Dağlardan katı torun gelmiyor. “Sınavın en zor sorusu benim değildi” diyeceği torun bir türlü gelmiyor. Sigara uğruna üç yıl arayla iki bacağını kurban vermiş adamın ziyaretçileri bile bitiyor. Akciğer kanserinin tükettiği genç adamın, dirseğine kadar altın bilezikleri olan ikinci karısı bile nöbeti devralmış hemşirelerle çene çalmak için koğuşu terk ediyor. Karısını tedâvi ettirmek için Çan’dan gelmiş dede bile gelen geçene hasta karısını şikâyet etmekten vazgeçiyor. Körpecik ciğerparelerinin başını bekleyen karı koca çocuklarının yüzüne bakmaktan yorgun, hemşirenin getirdiği gazete sayfalarına bırakıyorlar kendilerini. Dağlar yerli yerinde. Torunu gelmiyor. Hayır o bu kadar katı değildir. Telefon ederdi. Böyle bir günde asla yanından ayrılmazdı.
Dağlardan katı torun nerede kaldın?

Fatma Barbarosoğlu

*Bu öykü Senin Hikayen kitabında yayımlandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir