Çorapta saklı oy pusulası

Kategoriler Öyküler

230 kişilik köyde yaşanan seçim havası, Türkiye’nin büyük illeriyle bile mukayese edilemeyecek bir hararet içinde geçiyordu. Bir oy, kazanmak ya da kaybetmek demekti.

Her iki adayın yalnız kendileri değil, ailesi de seferberdi. Muhtar adayı Ali, gecenin bir yarısı, hane halkını toplayıp kazanmak için herkesin üzerine düşeni yapmasını söylerken kendini adeta geleceğin başbakanı olarak görüyordu. Amcaoğlu Hasan Bursa’dan telefon açıp “Aslanım bugün muhtar yarın başbakan” demişti. Önce maytap geçiyor diye sinirlenmişti palabıyık Ali. Sonra Amcaoğlu bunun bir afiş olduğunu, kendi mahallelerindeki muhtar adayının, kazanmak için kendisine böyle bir bez afiş yaptırdığını anlatınca “neden olmasın” diye düşünmüştü.

Televizyona çıkan adamlar “Ülkeyi köylüler yönetiyor”  demiyor muydu? Palabıyık Ali niye yönetmesin? Bir kazansaydı işte o zaman ülke/köy yönetmek nasıl olur gösterecekti. Çeşit çeşit projeleri vardı. Çeşit çeşit. Hepsini yapacaktı. Hepsinin açılışına kaymakamından valisine kadar herkesi davet edecekti. Görsünler bakalım Palabıyık Ali nasıl ülke/köy yönetirmiş.

Eskiden haberleri tek başına seyrediyordu. Tek başına ne demek. Odada kim varsa hepsini dışarı çıkarıyordu, “Karı kısmının haber neyine” diyerek. Artık karısını haber seyretmeye mecbur tutuyordu. “Hele yol yordam öğren! Otur seyret, bak dünyada neler oluyor!” 

Karısı “Ocak başındayım, köpeğe yal hazırlıyorum” gibi bahanelerle haber seyretmeye gelmeyince bastırıyordu küfürü. “Sen muhtar karısı olacak kadın değilmişsin!” O zaman Hanife gelin çaresiz elindeki işi bırakıp televizyonun karşısına oturuyordu. Palabıyık televizyonda lider eşlerini görünce “Bak işte böyle. Sen de böyle olacan” diyordu. “Beni köylüden önce kazandıracak olan sizsiniz. Düşünün. Kafa patlatın. Aşağı mahalledeki dul kadınların oyunu nasıl alabiliriz? Bir yol bulun bakalım.”

Her seferinde bunu söyleye söyleye sonunda Hanife gelinin içindeki propaganda damarını kabartmayı başardı. “Ben” dedi Hanife gelin “aşağı mahallenin dullarını, elden ayaktan düşmüş olanlarını eve çağırayım, üstünüzü başınızı yıkayayım diye. Karınlarını doyurayım. Sonra evlerine giderken ellerine bir paket gofret bir de senin kağıdı tutuşturayım.”

Vay be ne akıl. Palabıyık Ali hayran kaldı. Demek ki seçimler kadın kurnazlığı ile kazanılıyor. Boşuna büyükler “Haydi kadınlar siyasete” demiyor. Keyfi iyice yerine geldi. “Nasıl nasıl yapacaksın?” diye tekrar tekrar sordu karısına.

Her cevapta Hanife Gelin boşlukları daha ince teferruatlarla doldurdu. Dördüncü defa aşağı mahallenin kadınlarının oylarının nasıl cepte keklik olduğunu anlatıyordu ki Palabıyık  Ali’nin bütün keyfi kaçtı. Rakibi Hamza’nın karısı kendi karısının yanında şeytana külahı ters giydirecek cinsten bir mahluktu. Evet ona kadın bile denmezdi. İnsan bile denmezdi. Mahluk. Adamı cin çarpmış gibi yapardı. Ondaki zeka, ondaki kötülük, ondaki dövüş mayası hiç kimselerde yoktur. Kim bilir kocasının seçilmesi için ne taktikler bulmuştur. Bunu nasıl oldu da baştan düşünmedi.

Öfkesini karısından çıkardı. “Len karı insan bunu şimdi seçime üç gün kala mı düşünür! Daha önce niye akıl etmedin! Bir kere çamaşırını yıkadın, bir kere sofrana oturttun diye hiç oyunu sana verir mi? Hamza karısı çoktan bağlamıştır onları. Hem o dul kadınlar onun komşusu. Sen böyle şaşkın şaşkın dururken o kim bilir kaç kere dul karıların üstünü başını yıkayıp, yağlı böreklerle karınlarını doyurmuştur.”

“Yok” dedi Hanife Gelin hiç telaşsız. “Hava karıyı sağlık ocağına götürdü geçen Cuma. Başka da bir şey yapmadı. Yapmış olsaydı imamın karısı bana bir haber uçururdu.”

“Laf “ dedi, Palabıyık karısını aşağılayarak. “İmamın karısının kendinden haberi yok. Değil ki sana haber taşıyacak. İnsan ulağını daha kulağı delik birisinden edinir.”

“Sana öyle geliyor “ dedi Hanife Gelin. “İmamın karısından kimse şüphelenmiyor. O bu köyde oy kullanmayacağı için hiç oralı değil gibi duruyor ellik içinde. Seçim günü imam da karısı da kendi köylerine gideceği için hiç renk vermiyorlar. Ben imamın karısına bana yaptığı yardımlar karşılığı on beş günde bir defa esvaplarını makineye atma sözü verdim.”

“Vay be” diye düşündü Palabıyık. Kadın kısmısı yaman. Elinin altına bir çamaşır makinası var. Karıya bak! O bir makinayı nasıl da  propaganda aleti haline getirmiş!”

İçinden geçenler dışına sızmış olmasın diye karısını aşağılamayı sürdürdü. “Nerden belli imamın karısının Hamza karısına gidip, bizden yana haber vermediği. Sana yardım ediyormuş gibi gözüküp seni bağlar, ona yardım ediyormuş gibi onu bağlar.”

Başındaki çemberi çözüp öfke ile yeniden bağladı Hanife Gelin. “Kendi bileceği iş. Ben ona dosdoğru bizim adam kazanırsa çamaşırlarını on beş günde bir getir, yıkarım dedim. Kendi bileceği iş. Hamza karısı ne vadedebilir ki. Çamaşır makinası yok. Evindeki televizyondan sadece iki kanal seyrediliyor. “Kınalı Kar” bile yok onların televizyonunda. Gitsin de imam karısı ona yardım etsin. Hiç umurumda değil!”

Bu defa Palabıyık karısıyla gurur duydu. Gururun en büyük payını da kendi üzerine aldı. E yani, o kimin avradıydı! Bunca yıl. Koca öküz ile yatan muhakkak ya huyundan, ya tüyünden… Hadi be! Koca öküz kendisi miydi? Aslan yattığı yerden bellidir diyerek öküz ile aslanı değiş tokuş etmeyi denedi. Bunca yıl aslan ile yatan kalkan… İlle bir şeyler kapar aslanın krallığından. Vay be! Vay anasına! Ne güzel uydurdu hele.

“Hadi iş zamanı. Şükriye’yi gönder, Gülizar kadını kapsın getirsin. Yıkayın bakalım üstünü başını. Hem ondan başlamanın bir manası var. Bir gözü görmüyor. Kimi kimsesi yok. Fırında, çeşmede elliğe anlatırsa ‘Hanife Gelin üstümü başımı yudu’ diye, bu bizim için hiç yoktan oy olur.”

“Zaten” dedi Hanife Gelin, “bizim mahalle oyunu bize verecek. Aşağı mahalle Hamza’ya verecek. Emeklilerle tek tek görüşmüş Seyfettin. “Biz evimizi barkımızı bırakıp gidiyoruz, hasımlık olmasın diye avratlar babana biz de Hamza’ya vereceğiz demişler.”

Palabıyık’ın iyice canı sıkıldı. Vay eşşeğin sıpası. Gelip bunları kendisine söyleyeceği yerde anasına söylemiş ha. Kin güdüyor demek. Şehirliler bunun aklına girdiydi ya baban aday olmasın sen aday ol diye. Aklı sıra bana tenezzül etmiyor. Ne demek, karılar babana oy verecek ya! Karılar Hamza’ya versin.

“Sen emeklilerin karısına ne vadettin karı?”

“Ben bir şey vadettiğimden değil. Adamlar Hamza sülalesinin şerrinden korktukları için böyle bir yol bulmuşlar. ‘Karılarımız Hanife Gelin’e söz vermiş. Elimizden bir şey gelmedi, hatun kısmısını ikna edemedik’ diyeceklermiş.”

Kazansa bile zaferin tadı genzini yakacak gibi geldi Palabıyık’a. Oğlu ile karısı “Biz olmasakkkkk sen nahhhhh kazanırdın” derler miydi? Kabahat kendindeydi. Ne diye karıştırdı onları işin içine. Eh karıştırmayıp ne yapacaktı. Bak iki koldan çalışıyorlar. Kendisi ne yapıyor? Mahalledekiler oyumuz senin dedi. Daha ne olsun. Yok ille de aşağı mahalledeki dul kadınların oyunu garantilemesi gerekiyor. Dün duydukları geldi aklına yeniden. Hamza sülalesi  oy kullanmak için hile yapıp seçim günü köye geliyormuş. “Bize ne şehirdeki adamdan” diyesilermiş. “Esas önemli olan doğduğum yerin muhtarı” diyesilermiş. Kendisinin de şehirde bir sürü akrabası vardı. Akraba mı akrep yavrusu mu? Bak hiç kıllarını kıpırdatıyorlar mı? Şikayet ederim. Gidip kaymakama şikayet ederim. Bizim köyde yaşamıyorlar. Yazdan yaza gelenler oy kullanmaya kalkıyor derim. Ama elin adamı minareyi çalıp kılıfını çoktan hazırlamıştır.

Emeklilerin korkakları da şehre gidecekmiş oy kullanmak için. El gider Mersin’e, bunlar gider tersine. Bir seçileyim karda kıyamette oy kullanmak için ta İstanbul’a gitmeye kalkanlara gösteririm ben. İnsan azıcık düşünceli olur. Neymiş hem ziyaret hem ticaretmiş. Ticaret bunun neresinde? Köyde kalıp oylarını bana verselerdi o zaman görecekti onlar ticareti. Avanak cinsi bunlar yav. Oyunu gidip İstanbul’da kullananlara hizmet filan yok. Aha buraya yazıyorum. Gidenlerin hepsi bir mahalleden olsa bari. Keserim onların sularını. Bir yudum su vermem yaz boyunca. Çeşmeden su taşısınlar da görsünler hanyayı konyayı.

II-

“Hoş geldin. Sefalar getirdin Gülizar  Abla. Hele şöyle sobanın yamacına otur. Üşümüşsündür. Hadi Şükriye, Gülizar ablana çay yap.”

Gülizar kadın tek gözünü Hanife Gelin’in üstüne yırtıcı kuş gibi dikiyor. Burun kıvırıp “Aah ben çay içmiyorum” diyor.

Hanife Gelin, Gülizar kadının çaya burun kıvıran tavrına sinir oluyor ama belli etmemeye çalışıyor. “Karnın açtır belki. Yemek yiyelim. Çaya çeşmeye sonra bakarız .”

Gülizar Kadın “Ben” diyor “Hamza ağabeylerin evinde Alman gayfesi içmeye alıştım.”

“Kök içesice” diye beddua ediyor içinden Hanife Gelin. Hamzaların içmeye kahveleri vardı da ona buna ikram etmeleri kusur kaldıydı.

Gülizar kadın gerine gerine anlatmaya devam ediyor.

“Alamanya’dan kocaman bir kutu yollamış yiğenleri. Sana lazım olur demişler. Ne de olsa sen artık muhtarsın demişler.”

Gidinin kirli çıkısı. Kabahat bende. Bunu adam yerine koydum da evime aldım. Çulunu çaputunu bir de makinemin içine atmaya kalktım. İsli, süfli insanlara avuç açıyoruz, aman oy diye. Domalan durasıca. Benim evimde Hamzagilin borusunu öttürmeye kalkıyor he. Ben sana seçimden sonra gösteririm. Hele bir seçim olsun.

“Şükriye! Gülizar ablana neskayfe yap. Bir tabağa da gofretinen çerez doldur getir. Gayfeylen çerez iyi gidiyo.”

Gülizar iyice bir kuruluyor. İyi ki şu seçimler var. Geçen defa oyunun rengini belli ettiğinden hiçbir şey ütememişti. Hava karı adayların her birinden kendisine şalvar ve sıkma yaptırmış, Gülizar’ın oyu “Sen bizim akrabamızsın” bedavacılığına gelmişti. Yağma yok. Bu seçimden evvel ne kazanırsa kâr kârdır. Hem gellabası ne dedi. “Gülizar sen tilki gibi kurnazsın. Oyun Hamza ağabeyine tabi. O senin amca oğlun. Emme sen çaktırma, oyunun rengini belli etme. Ben senin atacağın oyu şu çorabının altına bir güzel yerleştireyim. Yeni çorabını seçim günü giy. Sakın daha önce giyme. Seçim günü perdeli yere girince bunu çorabından çıkar kutuya at. Emme Palabıyık’ın, ille de o tek çarık karısının propagandalarını gel bana anlat. Zenginliklerine güveniyorlar. Bak sen hem fakir hem de bizim akrabamızsın. Oyunu onlara zaten vermezsin. Emme git bak bakalım. İsteklerini onlara tek tek söyle. Gavur gibi yapacaklar. Benlen çeşmede fırında küsmüş gibi yap ki kimse bizden şüphelenmesin. Hamza ağabeyin bir kazansın ilk iş senin evin toprak damını çanaklattıracak. Bizim köye böyle toprak örtü yaraşmıyor deyip şehirdekilerden para isteyecek. Emme sen bunları hiç bilmemiş, duymamış ol. Bakalım palabıyıklar seni kazanmak için ne yapacak?”

“Çıkar abam üstünü başını. Çekinme, çekinecek ne var. Aha temizlerin burada. Kirlileri ver. Makine yeni gelin gibi yıkıyor valla. Makinenin yıkadığı sobanın başında yarım saatte kuruyor. Bir güzel sıkıyor ki bu makine. Tam otomatik. Öyle merdanelilerden değil.”

“Bana makine mi alıvereceniz?”

Vay anasına. Biz bunu kör şer biliriz emme. Aklı sıra bir oy atacak buna bir makine alınıverecek. Anan güzel miydi senin.

“Alırız tabi alırız. Ben bunu bir düve satarak aldım. Senin de buzulayıcı ineğin var mı? Şöyle iyi bakarsan, seneye bu vakitler sana da şehirden bir makine getirtir, şöyle güzelce kurdurturuz. Bu makineyi alması önemli değil. Esas kurdurması önemli.”

Ezan sesi duyuluyor. Ezan sesiyle birlikte Gülizar kadının oturması bir kat daha mindere sığmaz bir şişkinliğe kavuşuyor.

“Ezanı okuyan Hıdır ağam. Dün gelmişler ta Bursa’dan, oy atmaya gelmişler. Hamza Ağam onlara bir ev ayarlamış. Burdan dışarı çıkmayın, sizi rahatsız ederler demiş. Ezanı okumaya nasıl fırsat bulmuş ki!”

Hanife Gelin’in can burnundan çıkıverecek gibi oluyor.

Bundan gelecek bir oy gelmesin be diye bağıracağı geliyor. Biz onun çullarını ağartmaya uğraşalım, adam bizim minderimizin üzerinde Hamzagilin borusunu öttürmeye kalksın!

Yenik düşmeyecek bu körün karşısında. Demek Hıdır, eniği uşağı biti yavşağı toplayıp geldi. Neresinden baksan sekiz oy eder. Belli etme şu kara toprağa giresice körün karşısında. Belli etme. Şehirde yaşayıp da köyde oy kullanmak mı olurmuş. Hay Allah ne etmeli. Ne tutmalı.

Bir fikir bulmam lazım. Bir fikir. Bunun okuması yazması yok. Kime oy vereceğini nasıl bilecek? Bir taraftan da temizleyip paklayalım şu körü.

“Çorabını da çıkar onu da yıkayalım.”

“Yok aah katiyyen olmaz.” 

Anlaşıldı Hamza garısının taktiği aynı. Okuması yazması olmayan kadınların çorabının içine oy pusulasını yerleştirecek yine.

Ne edip edip o gün herkese çorabını çıkarttırmanın bir yolunu bulmalı. Kim bulacak? Ben bulacak değilim ya! Palabıyık palabıyıklığını yapsın.

Fatma Barbarosoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir