230 kişilik köyde yaşanan seçim havası, Türkiye’nin büyük illeriyle bile mukayese edilemeyecek bir hararet içinde geçiyordu. Bir oy, kazanmak ya da kaybetmek demekti. Her iki adayın yalnız kendileri değil, ailesi de seferberdi. Muhtar adayı Ali, gecenin bir yarısı, hane halkını toplayıp kazanmak için herkesin üzerine düşeni yapmasını söylerken kendini adeta geleceğin başbakanı olarak görüyordu. Amcaoğlu Hasan Bursa’dan telefon açıp “Aslanım bugün muhtar yarın başbakan” demişti. Önce maytap geçiyor diye sinirlenmişti palabıyık Ali. Sonra Amcaoğlu bunun bir afiş olduğunu, kendi mahallelerindeki muhtar adayının, kazanmak için kendisine böyle…“Çorapta saklı oy pusulası” yazısını okumaya devam et

J.M.Coetzee (1983 ve 1999 Man Booker Ödülü kazananı)   Kendini bildi bileli, bozkırda tek başına dolaşmasına, çiftlik evini göremeyecek kadar uzaklaşmasına izin verdikleri ilk günden beri, aynı şeye şaşırıyordu: on adım genişliğinde, etrafı taşlarla çizilmiş, çıplak topraktan boş bir çember. İçinde hiçbir şeyin, tek bir çimenin bile yetişmediği bir çember. Bunun bir peri çemberi olduğunu düşünüyordu, periler geceleri bu çembere gelip okuduğu resimli kitaplarda taşıdıkları ışıltılı minik çubukların ya da belki de ateş böceklerinin ışığında dans ediyordu. Fakat resimli kitaplarda peri çemberleri her zaman için…“NIETVERLOREN” yazısını okumaya devam et

Walter de la Mare’a   Bir süre Burnell’lerin yanında kaldıktan sonra kente döndüğünde çocuklara bebek evi yolladı, sevgili yaşlı Mrs. Hay. Öylesine büyüktü ki arabacıyla Pat birlikte taşıdılar onu avluya ve işte orada, iki tahta sandığa yaslanmış, kiler odası kapısının yanında duruyordu. Burada durmaktan zarar görmezdi; mevsim yazdı. Ve belki, içeri alınma zamanı gelinceye kadar boya kokusu da uçardı. Çünkü gerçekten, şu bebek evinden yayılan boya kokusu (“yaşlı Mra. Hay’in çok tatlı olduğunu gösteriyordu, elbette; çok tatlı, çok cömert!”) – ama boya kokusu insanı ciddi…“Bebek Evi” yazısını okumaya devam et

  Her hikâyenin içine doğru tuttuğu bir lâmba olduğunu madem anlamıyorlardı artık bu karşılıklı bekleyiş bitmeliydi. “İçime doğru tuttuğum bir lâmba yazdıklarım” diye yüksek sesle bağırdı. Bunca yıl topladıklarını merak ediyordu. En az okuyucu kadar o da bilmiyordu birikenleri. Her hikâye birikenlerin gün ışığına çıkması için açılan bir kapıydı. Anlamıyorlardı. O, kendi hikâyesini yazdığını zannederken, ötekiler onun hikâyesinde kendi hikâyelerini arıyorlardı. Bulduklarında “âlâ, güzel” diye bağırıyorlardı. Bulamadıklarında, ya yazdıklarını yok sayıyorlar ya da olgunlaşmamış bir turşuyu tatmışcasına yüzlerini buruşturup “olmamış” deyiveriyorlardı. Neden olmamıştı? Kimsenin bu…“Çalınan hikâye” yazısını okumaya devam et

  Ve işte her şey bir yana hava tam olması gerektiği gibiydi. Ismarlasalar bile bahçede eğlence düzenlemek için bundan daha kusursuz gün bulamazlardı. Esintisiz, ılık, gökyüzünde tek bulut bile görülmeyen. Kimi zaman yaz başlarında olduğu gibi yalnızca uçuk altın rengi pusla perdeleniyordu mavilik. Bahçıvan şafak söktüğünden beri ayaktaydı, çimleri biçiyor, süpürüyordu, sonunda çimenler ve uzun papatyaların bulunduğu koyu renk düz çiçek yatakları parlar gibi görünmeye başlamıştı. Güllere gelince, bahçe eğlencelerinde insanları etkileyen tek çiçeklerin güller olduğunu kendileri de anlıyorlar duygusuna kapılıyordunuz ister istemez; herkesin bildiğine…“Bahçede Eğlence” yazısını okumaya devam et

Betül’e… Bu hikâyenin kahramanı o! I- Ağlayan arkadaşlarına inat tek bir gözyaşı dökmedi. Hiç üzülmüyor sanırdı onu görenler. Dünya yansa umurunda değilmiş gibi. SANKİ Yarından itibaren herkes başını açacak diye kesin emir geldi- ğinde kararını çoktan vermiş olmanın rahatlığıyla yürüdü. Rahatlık? Koridorlar başına yıkılmadı. Depremin şiddetinden savrulmadı. Ağlayan arkadaşlarına mendil verdi. Teselli bekleyenlere “Her şey olacağına varır” dedi annesinden ödünç alınmış ses tonu ve kelime vurgularıyla. Her şey… Nedir HER ŞEY? Ve kimdir HERKES? Herkes “Artık yarın yok” diye telefonlara sarılmışken o cep telefonunu kapattı….“Dazlak” yazısını okumaya devam et

Orada altın zincirli hastabakıcılar vardı. Doktorların geçmediği saatlerde doktor yürüyüşlerini taklit eden. Herkes bir parça küçülüp silikleşirken; doktorların arkasından devleşen hastabakıcılar. Yetmeyen akıllara yama, kıt gelen fikirlere bereket yağdıran. Orada hastalar vardı. Uzuvlarının bir parçasını bırakıp giden. Kimseler bilmez, sadece kesilen eldirler, kesilen ayaktırlar. Bakar bakar var sanırsınız. Yokturlar. Kesilen uzuvlarıyla birlikte yok olmuşlardır. Sessizlikleri yokluklarını pekiştirmek içindir. Odanın orta yerinde bir ayağı kökünden kesilmiş, 70 yaşlarında, yeşil gözlü, beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir adam yatıyordu. Hastanede refakâtçi kabul edilen tek oda olma bahtiyârlığındaki…“Dağlar Kadar Katı” yazısını okumaya devam et

  “Ben hiç söktüremedim o kadının dilini.” “Kendini beğenmiş bir kadındı komiser bey. Bizim apartmanda kapıcıydı. Bir gün temizliğe çağırdım. Gelmem dedi. Böyle dikine dik. ”Gelemem” filan değil anlayacağınız. Neden gelmezsin diye merak edip sordum. Hay dilim kopaydı. Ben sadece çalışan kadınların evini temizlemeye giderim dedi. Kel kahya anlayacağınız. Çalışırım çalışmam kadın, sana ne! O günden sonra bir mim koydum ben bu kadına. O zamana kadar hiç farketmemişim meğer. Biz acıyoruz bir taraftan kocası felçli filan diye. Merdivenleri siler, geçer giderdi. Ama o günden sonra…“Kaybolan Kadın” yazısını okumaya devam et

I- “Kitabın çıkmış diyorlar” dedi kadın oldukça asabi bir sesle. Vitrinde bardakların yanında duran kırmızı ciltli gazete promosyonu “kalın kitapların” tozunu itina ile alırken tekrarladı: “Kitabın çıkmış diyorlar.” Karşısındakinin cevap vermediğini görünce kelimeleri söz vadisinde kendi kendine de sektirebileceğini ispat edercesine arka arkaya sıralamaya başladı: “Hiç görmedik dedim tabii. Ne deseydim? Getirip işte bu da benim kitabım diye önüme koyan olmadıysa. Adam yerine konmuyoruz herhalde.” Kitaplarla ünsiyetini ispat etmek istercesine kapının arkasında duran koliden ders kitaplarını çıkarıp “üf üf” diye tozların kitap sayfalarından çıkıp havaya…“Kitap Kapakları” yazısını okumaya devam et

Evcilik oynuyorlardı. Vapurun salonu evleriydi. Kız 16-17 yaşlarında. 1.50 boyunda. Pantolonun dizleri yırtık pırtık: Delişmen bir şeydi. Omzundaki sırt çantasının kalitesine bakılırsa, pantolonunun dizleri yokluk yırtığına benzemiyordu. Buz gibi havada giymiş olduğu keten pabuçlara bakılırsa da, yokluk yırtığının moda görüntüye evirilmesiydi dizlerdeki eprimişlik. Vapurun dışındaki kocasına, camın bu tarafından türlü mimikler yapıyordu. Adamın sigara içmesine kızıyordu besbelli. Yani o içiyor kendisi içemiyor diye. Bebeğini bebe taşıma çantalarının içinde yanı başına koymuştu. Ne zaman evlenmiş̧ ne zaman çocuğu olmuştu? İkide bir eğilip yüzüne bakıyordu bebeğin. Kâh…“Vapurda Evcilik Oyunu” yazısını okumaya devam et