Uzun yaz günlerinin ramazanlarını köyde yaşadım. Rençperlerin kavuran güneşe, kurumuş dudaklarla mukabele edişlerine tanık ola ola.
Akşam olmazdı. Günler asır gibiydi. Dağlardaki
tarlalardan buğday yükleyip harmana götüren köy delikanlılarının susuz kalmış kavruk yüzlerine bakarken oruçlu halimizden şikâyet etmek aklımıza
gelmezdi. Şikâyet etmek şöyle dursun onların güneşin bağrında tuttukları oruç ile bizim kuytuda tuttuğumuz orucun ecrinin aynı olmayacağını hesaplar, kendi içimize saklanırdık. Saklanmak zorundaydık. Büyükler kızardı. Azıcık ses olsa, azıcık mızmız bir çehre ile ortalıkta dolanan olsa, yüzümüzde kırbaç gibi bir cümle şaklardı: “Arpası çok gelmiş bunların!” O…“Köy Ramazanları” yazısını okumaya devam et

  Yepyeni mobilyalara, elbiselere, nostalji modasına uydurulmak üzere hiç kullanılamadan eski görüntüsü veriliyor. Suni olarak eskitilmiş, eşya ve kıyafetlerle birlikte insanlar sözüm ona bir “yaşanmışlık” da satın almış oluyor. Hani her ramazan, her bayram “Nerede o eski bayramlar, o eski ramazanlar?” serzenişi vardır ya…  Hani her şey dünün kollarında güzelleşir, çocukluğun şeker pembe rengine bulanır ya… Bendeniz de nostalji modasından ilham alarak günümüzün ramazanlarını nerede o eski ramazanlar hayıflanması eşliğinde eskitmeyi denedim. Her mesleğin her yaş grubunun bugünü eskitmesi kendi tonunda olacaktır elbet. İşte yaşadığımız…“Yaşanan Günleri Eskitme Denemesi” yazısını okumaya devam et

  Nostaljinin denizinde yüzmeyi tercih eden “eski” metropol insanları, “yeni” metropol insanlarını köylülük üzerinden, şehirli olamamak üzerinden eleştirirken; hangi yüzyılın kriterlerini kullanmakta olduğunu çok düşünmüyor. Kendisi ve çevresi için ultra modern davranışları uygun görürken, muhatabından eski İstanbul efendisi ya da Osmanlı hanımefendisi olmayı bekliyor. Kendisi ultra modern davranışlarına devam edecek lakin. Çatışma tam da buradan çıkıyor. Oysa, gelir seviyesi, ekonomik düzeyi ne olursa olsun özellikle metropol insanları olarak bizi eşitleyen payda, makineleşmek. Nazım Hikmet’in “makineleşmek istiyorum” şiirindeki dizelerini hatırlayınız. Şair, yüzyılın başında “makineleşmek istiyorum turum…“Öfkeler patladı/ V kayışı koptu/ Herkesin kafası bozuk” yazısını okumaya devam et

  İnsanlar vardır tıpkı dükkânlar gibi. Kocaman gösterişli bir vitrin. Vitrinin şaşaasından esas mekana ulaşılmasını engelleyen, bir dizi hilenin yardımıyla, etrafındakileri bilgisiyle, hüneriyle şaşırtmaya cehd etmiş bir vaziyette seyyar dükkân olarak dolaşıp dururlar. Seyyarlıkları, vitrinlerinin şaşaasıyla bağdaşmasa da “bu da benim absürt noktam” diyerek kendilerini kolayca teselli ediverirler. Herkesle küs, kendileriyle sonuna kadar barışıktırlar. İd, ego, süper ego sonsuz uyumunu vicdanlarını sürekli izne çıkarmış olmalarına borçludur. O gitmiştir ve bir daha dönmesi beklenmemektedir. Parıltısı olan herşeyi bilirler. Hatta yazılmamış en ünlü şiirlerin mısralarını; bestelenmemiş şarkıların…“Bay/bayan vitrin için güzelleme” yazısını okumaya devam et

  Hacer Hanım 83 yaşında, dinç görünümlü, yalnız yaşayan temiz pak bir hanım. Sular seller ile arası daima hoş. Menevişli gözleri gençlik yıllarındaki kadar parlak ve ışıl ışıl… Ne var ki sularla arası hoş olan Hacer Hanım’ın Sular İdaresi ile arası hiç hoş değil. Tek başına yaşayan bu hanıma ikidir 40 liranın üzerinde fatura gelince, eşin dostun tavsiyesine uyarak bir itiraz dilekçesiyle İSKİ’ye müracaat etti. Sora sora Bağdat’ı değil ama kendisinin muhatabı olacak bir kulağı buldu. Dilekçesini alan memurlar “İstersen derdini şifahi olarak da müdür…“Sudan hikâyeler” yazısını okumaya devam et

Bir insan niye yazmaya başlar? Hele Türkiye gibi bir ülkede… Kitapların iki bin basılıp en iyi ilginin birkaç röportajla sınırlı kaldığı bir ülkede insanı yazmaya iten nedir? Yazmaya, taş üstüne yazı yazmaya iten nedir? En az bir yıl iki yıl durmadan çalışıp didinip ve düşünmeyenler adına da düşünüp, bir kitap yazıp karşılığında iki bin lira gibi komik teliflerin ödendiği bir ülkede insan niye yazar? Yazarlığın bir meslek bile sayılmadığı “yazarım” diyebilmek için sürekli okuyucunun onayına muhtaç olunduğu bir yerde yazmayı yine de cazip kılan nedir?…“İnsan yazmasa deli olabilir mi?” yazısını okumaya devam et

  Sevda kırk yaşında, üst düzey yönetici olarak çalışıyordu. Çok para-çok başarı kazanıp iktidarını pekiştirirken; aldığı başarılarla beraber içindeki boşluğun giderek çukurlaştığını fark etti. İçindeki çukuru genişletip derinleştiren bir şey vardı. Ne? Dışardan bakanlar Hollywood filmlerinin İstanbul versiyonu derdi. Başarılı ve güzel bir kadın, karısının başarılarıyla gurur duyan yakışıklı bir eş ve güzel bir ev… Sevda, Sevda diyen bir kayınvalide… Aklınıza ne geliyorsa hepsine sahipti Sevda. Çukur büyüyordu fakat. Onca varlığa ve sevgiye rağmen. Şimdiye kadar her şeyini paylaştığı eşine açtı bu durumu. Bir karşılık…“Boşlukların Sevda’sı” yazısını okumaya devam et

Ayazda beklemekten elleri tutmaz, soğuktan sıcağa girdiği için buğulanan gözlük camlarının arkasında dünyayı görmez hale gelen kadın, birkaç defa sendeledi. Düşmekten son anda kurtuldu. Ne ki hiç fark etmedi oturmakta olanlar. Mesela başında durduğu genç kadın o sıra cep telefonundan idare ettiği bir “paylaşım” içindeydi. Sokaktaki insanları düşünmeliyiz ibareli bir resmi “arkadaşları”ile paylaşmıştı. O esnada kırmızı mor elleriyle, buğulanmış gözlüklerinin altından parasını cüzdanından çıkarmaya çalışan kadının ayağı tökezleyip üzerine doğru abanıverdi. Öfke ile CIK CIK dedi. Kafasını kaldırıp bakmadan, “paylaşım”ını engelleyen; hareket halindeki araçta durma…“Yalancı! Paylaşmıyorsun, paylaşmıyoruz, paylaşmıyorlar” yazısını okumaya devam et

Bu muhafazakarlık bizi öldürür! Mekan Küçükyalı. Zaman 31 Aralık Çarşamba. Çarşaflı kadın yağmura rağmen dükkanın dışına çıkarılmış nevresim takımlarına bakıyor. Bir taraftan da “gel vatandaş” diye çığırtkanlık yapan satıcıya söyleniyor: “Bu yılbaşı hiç güzel bir şey getirmediniz. Hep aynı şeyler. Ne alacaz biz şimdi. Hep nevresim hep nevresim.” İki eli de poşetlerle yüklü başörtülü kadın “İçeri gir” diyor. “İçerde çok güzel mumlar var. Şamdanlar var.” Koyu kestane saçlı kadın; poşete sığmamış naylon çam ağacını yerleştirmeye çalışırken, “Dün daha güzel süsler vardı. Bu gün kalmamış” diye…“Çok muhafazakar olduk çokkkk!!!” yazısını okumaya devam et

I- Kendimize tekrar tekrar sormamız gereken soru şu: Görüyor muyum? Bu ömür sonlu, ölürken yanımda götüreceklerimi ve götüremeyeceklerimi idrak ettim mi? Kalp gözüyle görüyor muyum? Akıl gözüyle görüyor muyum? Başımdaki göz ile görüyor muyum? Sonuncusu çok mu anlamsız geldi? Gelmesin. Fotoğraf paylaşma müptelalığı ile birlikte bakışımızı ve görüşümüzü makinelere emanet ettik. Gide gide bir yere varıp duruyoruz. Lakin durduğumuzda bakışımızı makineye emanet edip arka arkaya fotoğraf çekiyoruz. Halimiz masaldaki çocuklara benziyor. Ormanda kaybolmamak için, yola ekmekten işaret bırakan çocuklara. Onlar evlerine dönmek için ekmeklerini yollara…“İnsan ya dururken görür ya yürürken…” yazısını okumaya devam et